23 Aralık 2009 Çarşamba

Selam Boksör !

                                                   Azimle sıçan taş deler. 

Kick boks derslerimden bahsedeceğim az biraz sonra lakin yukarıda bahsini geçirdiğim muhteşem atasözünden lütfen benim şişme kol kaslarım oluştuğu sonucu çıkarılmasın. Mevzu bahis sadece kick boks sınıfında o yarma arkadaşlar tarafından artık kabullenilmemden ibaret.

Şu derslere ortaokula başka bir okuldan yeni gelmiş, arkadaş edinemeyen ergen öğrenci kıvamında gidiyordum da bu duruma gıcık oluyordum. Nihayetinde 3.derse de zamanında girip her yumruk atma fırsatında ortaya atlayarak ben yapacağım diyerek-istekli olduğumu göstererek sonunda kendimi kabul ettirmiş olmalıyım ki dün akşamki derste, dersin hocası bana selam boksör diyerek tombiş eldiveniyle benim tombiş eldivenime boksör el dokundurması yaptı. Allahım nasıl sevindim anlatamam. (bkz bana neler olyuor) Sonra kendime hemen eş buldum, hoca da beni bayağı çalıştırdı. Ben artık bir Million Dolar Baby, sevgili hoca ise Clint Eastwood olmuştuk. Ben kızım diye o adamlar gibi çalışamıyorum. Hoca da haklı, canın yanar diyor ama yediremiyorum işte bunu niyeyse tuhaf bir hırs oldu içimde. 

 Dersin sonlarına doğru hoca seni alıyor elinde kocaman kum torbasıyla çalıştırıyor işte birebir. Bu adamlar (8 tane Arnold ve Sylvester hayal et bebeyim) kendi kendilerine çalışırken birbirlerine bana bak gözüme bak bak olum, dikkatli olazsan yedin y.rrağı diyorlar da sıra bana geldiğinde, sesleri inceliyor , siz buyrun lütfen diyorlar. Ben de kırmızı ojeli tek boksör olarak dövüşüyorum. duf duf duf !!

Dün akşam 8 vuruşlu hareketler yaparken insanlar , adam bana 3 vuruşluk bi şey gösterdi. Yap bunu boksör dedi. Ben de böyle basit şeyler yapmak istemiyordum, daha zor bi şey yapmak istiyorum dedim. Adam güldü ve bana bi şeyler gösterdi işte. Anam adamın bir bildiği vardır heralde dimi. Ne akla hizmet ben böyle hırs yaptım ki. Şimdi masamda oturuyorum öyle. Evet. Öylece oturmak. Sevgili direktörüm geliyor, şunu şunu şunu istiyorum, 25.disembıra kadar diyor. 70 yaşında kadına ben nasıl diyeyim bana bir şey demeyin kollarım, omuzlarım ağrıyor diye. Nasıl diyeyim ha ? Klark Kent gibi gündüzleri ofiste sakin sakin çalışıp akşamları örümcek adam oluyorum nasıl diyeyim ha? hayatım. 

ofise adıma gelen içi evrak mevrak dolu açık zarf

-zarf böyle açık mı geldi?

-yok ben açtım.

-neden?

-gelmiş açtım işte.

-neden açtın sana mı gelmiş?benim adım yazıyor üstünde.

-ya sabah sabah derdin ne senin zuy.?

-sevgilimden mektup gelse onu da açacak mısın?

-ya saçmalama ne alakası var!

-yasal olarak suç bi kere bu yaptığın , bunu bu yaşına kadar öğrenemedin mi?

-sabah sabah derdin ne senin zuy.?

-öğrenmiş oldun, bunu yapmak hem ayıp, hem suç. iyigünner.

-ık mık derdin ne seniniinimırmırmır ... sabah mabah mırmır....

Zarfımı açan bu dangalak'a sonsuz nefretlerimi sunuyorum. Şu an zaten muhtemelen o da benden nefret ediyordur. Ok işle alakalı bir zarf ama ne olursa olsun. Ofisin ortasında osurmuyorsan başkasının adına gelen zarfı da açma. Bu da görgünün başka da bir versiyonu.

Ortaokulda, ilkokulda herkesin olduğu gibi benim de mektup arkadaşlarım vardı ve onlardan gelen mektuplar kapının hemen girişindeki aynanın önünde ben açana kadar beklerdi. Annemle babam açmazlardı hiç. Ben bunu ilkokulda öğrendim mesela. Tamam eski sevdiceğimin eski sevgilisinden gelmiş mektupları karıştırmışlığım vardır ama o da benim gözüme sokmasaydı o halde. Ne bileyim toprağa filan gömseydi, çok özlediyse arada gidip okuyup tekrar gömseydi mesela. O zaman gidip toprağı kazıyıp mektupları okumazdım ben de herhal. Neyse hayatım. Bu başka bir mevzu. 

22 Aralık 2009 Salı

kış

keşke hiç olmasa.


21 Aralık 2009 Pazartesi

Kararsız kalıyorsun demek ki karar kılamadığın seçenekler birbirine yakın. Herhangi birini seçtiğin takdirde sağlayacağın maksimum faydanın miktarı arasında uçurum yok. Bu teze göre kararsız kalmak saçma dimi?
Ama karar vermek tuhaf şey. Karar vermek bi şeyden vaz geçmek demek çünkü. Her karar bir şeyden vazgeçmeyi göze almak demek.

19 Aralık 2009 Cumartesi

saçma

şu dünyada gelmiş geçmiş en gereksiz icatlardan biri yarım küvet değil mi ya ? yarım küvet de neyin nesi? ya hiç yapma ya da kocaman devasa bir küvet yap ki içinde yayılalım dimi. yarıma ne oturabilirsin rahat, ne yatabilirsin, ayakta dursan leğenin içindeymişsin hissi verir. kutu gibi böyle çamaşır makinesi gibi ne bileyim bir boka benzemeyen sevimsiz bi şey. insanın yıkanası gelmiyor.

16 Aralık 2009 Çarşamba

Kick Box Benim Neyime?

Artık ayağım oldukça iyileşti. Kafasına göre zaman zaman kısa süreli sızlamalar olsa da kendisiyle uyum içinde yaşamayı öğrendim. Ara sıra şişecek , yağmurlu havalarda sızlayacak gevişleri gerçekten doğruymuş.Bunu kendi tecrübe edince daha iyi anlamış bulundum.

Lakin dostlar, artık bu kadar hareketsizlik ve yatış pozisyonu yeter diyerek , eski pilates dolu günlerime geri döndüm. Eskiden ders aldığım kadından yine muhteşem pilates dersleri alıyorum ve her ders bitiminde hafiflemiş gibi hissediyorum. 

Yalnız bu dersi aldığım yerde programa bir de kick box dersi eklenmiş. Bu benim gözüme ilişti bir kere. Pilates matının üstünde eciş bücüşken program seyrinin asılı olduğu kara tahtaya ilişiyor gözüm sürekli. Neyse, parayla değil mi ulan şu konuya da bir el atayım derken günlerden bir gün işten erken kaçarak kick box dersine girdim. Derse giderken hayatımda bir kez olsun bir kick box maçını baştan sona izlemediğimi düşündüm. Evet. Bunu düşündüm.Lakin bunu düşünürken az biraz vakit sonra katılacağım bu dersin öğrenci kitlesinin koskocaman kollu devasa adamlar olabileceği bir an olsun aklıma gelmedi. Ben oraya vardığımda herkes ufak çapta bir şok yaşadı dostlar, ben de dahil olmak üzere. Benim kadar ince kollu, kassız, güçsüz vs. bir katılımcı da yoktu. Ayrıca benim kadar güzel bir katılımcı da yoktu. Çünkü tek kadın katılımcı olarak heralde bu dersin tarihine adımı filan yazdırdım. 

Bu kadar Arnold Schwarzenegger arasında ben pilatesçi Ebru Şallı gibi kalıyordum. Arnoldlar benden gözlerini kaçırıyorlar, içlerinden kimse benle eş olmak istemiyordu. Tabi haklı olarak kendi güçlerine eşdeğer bir katılımcıyla beraber çalışmak istiyorlardı. Ben ise orada koskoca bir feminist oldum.Evet. Feminist. Kendime eş bulamadığım halde bu dersi berbat edeceğime dair her türlü ufak sinyali verdim. (bkz ayak altında dolanmak, sorular sormak, yakın mesafe yumruklara bakışlar vs.) Sonrasında tabi dersin hocası bana zoraki birkaç vuruş gösterdi. Ben de madem kimse benle eş olmak istemiyor, ben de bu durumu kendi lehime çevireyim dedim ve kenarlarda mola yapanların ellerine süngerleri tutuştuturarak 'hadi dostum, madem oturuyorsun tut şu süngeri de ben sana vurayım'gibisinden darladım. O kadar güçsüzdüm ki adam bir yandan benim vurmam için süngeri tutuyor, bir yandan da diğer tarafta çalışanları izliyordu (bkz. benim vuruşlarımın adamı hiç sarsmaması) .  

Evet. Böyle bir gazla vurdum da vurdum. Bu gazın kaynağı haftasonu yaptığımız tekken müsabakasında birinci geldiğim için olabilir.

Peki sonuç? 

Şu an içtiğim çay bardağını kaldıramıyorum. Oje süremiyorum. Parkinson hastası gibi ellerim titriyor. Sanki inme indi bana. evet. İnme.Gülemiyorum mesela. Gülmemeliyim. Şu birkaç gün hayattan zevk almamalıyım. Felçli gibi hareketsiz yatmalıyım. İnsan böyle zamanlarda anatomisini keşfediyor. Yere düşen küpeni almak için vücudumda ne çok kas aktif oluyormuş diyorsun. İnsan kendini keşfediyor işte daha ne olsun.

Neyse. Bundan sonraki derslere gitmeyeceğimi sanan Sylvesterlar,Arnoldlar, size sesleniyorum, gün gelecek hepinizi dövücem teker teker (bkz çunlii) .

10 Aralık 2009 Perşembe

Tramvay Güncesi VI

Gülhane tramvay durağı var ya, bilir misin bilmem.(tekerleme gibi oldu) İşte o durak iki kaldırımın ortasında hayatım, yolun ortasında yani. Dün akşam saat 9 itibariyle işten çıkmıştım ki (dev mesailer) tramvay beklerken, aklımda binbir düşünceyle boğuşurken sol taraftaki kaldırımdan orta yaşlı bir adamı kaş göz hareketleri yapar iken gördüm. Adam acaba bana mı yapıyor diye düşünürken adam bir anda daha da celallenip dişlerini göstererek (gülmüyor ama dikkat) senin boğazını keserim hareketi yaptı. Ben adamın benle ne alıp veremediği var diye düşünürken bir anda kıvrak zekamla başımı sağ taraftaki kaldırıma çevirme hamlesinde bulundum. Ancak tatmin edici bir görüntüyle karşılaşmadım. Zira karşı kaldırımda adamın bu mimiklerine karşılık verebilecek kimse yoktu. Tramvay da bir türlü gelmiyordu. Adamın bu hareketleri bana yapıp yapmadığını test etmek amacıyla birkaç adım ileri yürüyerek tekrar adama baktım. Bu on saniyelik süre Celal'in mimiklerle yaptığı kendine has bu alfabeyi sökmemde yeterli oldu. Adam telefonunu gösteriyor, saatini gösteriyor sonra da sürekli olarak boyun kesme hareketi yapıyordu. Besbelli diyordu ki 'saat kaç oldu, telefonuna da cevap vermiyorsun, seni ümüğünü sıkıcam'. Son bir hamleyle başımı bir Türkan Şoray hareketiyle yerden yukarı doğru bir yay çizerek sağa doğru çevirdim. İşte o an gördüğüm manzara karşısında şoka girdim. Celal, yolun diğer tarafındaki dürümcüde gözleme yapan kadına aşıktı, kadın onun sevgilisiydi ve üstelik adama küsmüştü. Bu yüzden telefonunu açmıyordu! Gözlemeci kadına 'gözleme' kelimesinden türettiğim 'Gözde' ismiyle hitap edeceğim postanın geri kalanında. Gözlemeci kadın yazmak takdir edersin ki çok uzun.

Sevgili Gözde eliyle ona git işine , bir bok yapamazsın, hadi ordan be hareketleri yapıyor,   hadi ordan beee kısmının ise yalnızca eee kısmını mimiklerine dahil ediyordu. Evet. Celal ve Gözde birbirlerini görmüşler, tanışmışlar, aşık olmuşlar, seviş yapmışlar, parkta el ele tutuşmuşlar, kavga da ettiklerine göre uzun soluklu bir ilişki yaşamışlar, Celal onun kalbini kırmış, hatta belki de Gözde ona gözleme bile yapmıştı bir zamanlar. O ana dek vitrinde her zaman gördüğüm gözleme açan kadınların bugüne dek hiçbir şekilde sosyal, cinsel,aşk, iş yaşamları olduğunu düşünmedim. Onlar ne kadar maaş alıyorlardır diye bir kez olsun vitrinin önünde duraklamadım. Sanıyordum ki bunları köylerden buluyorlar ne bileyim mesela Rize'den getiriyorlar, ama kadın Rize'de de kendi evinin bahçesine oturmuş hep gözleme yapıyor. Beyaz tülbentlerini çıkarıp geceleri bir ateş böceğine dönüştükleri gerçeğiyle 09.12.2009 tarihinde yüzleştim.

Bundan sonra umarım sen de vitrinlerin önünde durup 5 saniyeni nice Gözdeler' e ayırıp geceleri sevdicekleriyle neler yaptığını hayal edersin. Yakşamlar hayatım.

4 Aralık 2009 Cuma

Hamamcı Teyze

Az önce bir arkadaşım bana bekarlığa veda partisi yapmış başka bir arkadaşının dev komik videosunu izletti. Böyle kolbastı denen şu sinir bozucu danstan yapıyorlar ama hepsinin mutlu ve eğleniyor olduğu her hallerinden belli. 

Ben böyle akraba düğünlerinden filan hazzetmiyorum pek ama bir arkadaşının düğünü olunca dev eğlence oluyor. Hayatımda bunu iki kez yaşadım, bir tanesinde uçağa yetişecektim, aceleden pek eğlenemedim. İş kadınıymışım gibi oldu ama gerçekten uçak yüzünden düğüne şöyle bir uğradım. Ama yine de uğramışım yani böyle valizlerle filan. İki göbek attım ve sonra koşarak havaalanına gittim.

Bir diğeri ise aylar öncesinden nikah şahidi olarak davet edildiğim bir düğündü. Okuldan iki tane arkadaşım zaten yıllardan beri sevgiliydiler, zira ikisini de sevgili olmadıkları zamandan beri tanıdığım için, beni ve sevgili dostum Erdem'i nikah şahidi olmaya uygun görmüşler. Biz tabi onore olduk. Yalnız o nikah masasına oturduğumuz anda bir zamanlar okuldaki dönemlik korkunç ödevleri yapmak için biraraya geldiğimiz vakitlerden tek farkımız gelin arkadaşın ve benim üstümüzdeki giysiler ve topuklu ayakkabılar, Erdem ile damat arkadaşın ise traşlı suratlarıydı. 

Ben, Erdem ve Darla tabi ki taa İstanbul'dan kalkıp sırf bu nikah için Altınoluk'a gittiğimiz için de bu törenin maskotları oluverdik. Ama bir düğün olsun yeter ki ben koşa koşa giderim nerden bilecekler. 

İşte bu düğün deniz kenağrındaki bir otelde yemekli memekli tumba çalan adamların müzik yaptığı nezih bir ortamda gerçekleşirken ben de kırk yılda bir giydiğim topuklu ayakkabıların verdiği heyecanla bolca yiyip içtim. Sonra aradan uzunca saatler geçtikten sonra herhalde artık düğün bitti diyerek masanın altında tam da ayakkabılarımı gizlice çıkarmıştım ki birden beş tane roman amca ortaya kurularak her türlü eğlenceli çalgıyı biraraya getirip oradaki tüm insanlığı raksettirdiler, hop hop zıplattılar. Ayakkabılar, papyonlar, kravatlar çıktı. Coşan coşana bir insanlık, ne şen bir güruh.

Zaten bir düğünde bu kadar eğlendikten sonra uzaktan- yakından tanıdığım herkesin düğününe sanki kendi düğünümmüş gibi süslenip gittim. Hatta arada hiç tanımadıklarıma da gittim sırf düğün diye. Ayrıca bu topuklu ayakkabı giymek için de eşsiz bir fırsattı. Ve inanın dostlar her birinde sanki kendi düğünümmüş gibi raksettim.

Hatta şu an şu dakika istiyorum ki akşam bir düğün olsun mesela ben ona da gideyim. Geline damada sarılayım ve düğünde olmanın verdiği mutluluktan değil de sanki gerçekten bu hayatta en çok istediğim şey bu çiftin evlenmesiymiş gibi davranayım. 

Tekirdağlı değilim ama annem ve babam orada ikamet ettiklerinden az biraz Tekirdağlı sayılırım. Acaba bu düğün sevdam buradan mı geliyor? Mesela birazdan ofise  Yunan başkonsolosu gelecek, ben o adama sanki turistmiş gibi mi davranayım. Look at me look look look diyerek karnımı göstereyim içeri çekip yılan dansı yaparken,9-8'lik diyeyim, do you like Turkish delight diye sual edeyim yahut yere yatıp çamaşır yıkar gibi dansederek look at me it's aunt hamamciiğ filan diyeyim istiyorum. Allahım bunu yapmayı çok istiyorum. ego-iktidar savaşı olan bu iş yerine biraz renk katmış olmaz mıyım? olurum!

27 Kasım 2009 Cuma

coco channel 'den

saçlarını değiştirmek isteyen kadın hayatını değiştirmek isteyen kadındır.

gecen gun saçımı kestirdim.
az önce de boyadım.
peki depresyonda mıyım ?
Hayır!
çünkü artık daha güzelim .

23 Kasım 2009 Pazartesi

ölmek filan

Bi gün doktora gidiyorsun , doktor sana diyor ki '3 ay ömrün kalmış' - filmlerdeki gibi misal-
Sen de napıyorsun iyi biraz sefa süreyim bari diyorsun. 3 aylık ömrü kalan bi insan herhalde işini gücünü bırakır, seyahat eder, yemek yer bol bol, amsterdama gider magic mushroom filan yer heralde ne bileyim.
ama bir de şöyle bir durum var:
bir gün doktora gidiyorsun, doktor sana diyor ki '8 yıl ömrün kalmış' - bununla ilgili bir film yapılsın o zaman ben hiç denk gelmedim.
8 yıl depresyona girmek için yeterli bi zaman dilimi. Çünkü 8 yıl boyunca yaşayabilmek için yemek yemeli, kirasını ödemeli, çalışmalı , para kazanmalı. Uzunca bir süre sanki ölmicekmişsin gibi yaşamaya devam etmek zorunda. 8 yıl boyunca sana sponsor olabilecek birini bulamazsa tabi.
ben seçim yapmak zorunda olsam 3 ay içinde ölmeyi seçerdim.
(şu sekiz yıl hikayesi gerçek)
(neyse ki benim için değil)

unutmak kolay mı küçüğüm

Ercan ve Çelik sıradan geçen bir pazar akşamına hareket katmak için akla hayale sığmayacak yöntemlere devam ediyorlar dostlar. İzel'i eller, kollar, ayaklar olacak şekilde koli bandıyla bağlıyorlar. Koli bandı gerçekten işi bitiriyormuş. Günün birinde birini kaçırırsanız koli bandından başka şey kullanmayın açılmıyor çünkü.

Sonra bu bağlı İzel koltukta öylece dururken 'ee bu ne şimdi böyle otur otur olmaz ' diyerek İzel'i balkona çıkartıyorlar, hep beraber çay içiyorlar. İzel tabi tek başına içemiyor, Ercan içiriyor ona, Çelik de sigarasından uzatıyor. Karşı komşu camdan görüyor vallahi kızcağızı. Sonra içlerini birden bir heyecan kaplıyor.-zaten istedikleri de bu değil miydi başından beri ? - hani komşu polisi arar filan diye. Sonra aslında bunun bir imitasyon olduğunu belirtmek için de İzel'in üstündeki bantları balkonda çıkararak birbirlerine sarılıyorlar sorun yok biz dostuz ve mutluyuz imajı vermek için. Böyle yaratıcı insanlar tanıdığım için çok şanslıyım. Gördüğünüz gibi grup dağıldı ama dostluk halen devam ediyor.
İzel'in unutmak kolay mı kolay mı küçüğüm kızımız olacaktı küçüğüm isimli şarkısı, yanağına sinek konan klibiyle beraber hepimize gelsin o halde. iyigünner.

bravo

Kış uykusu denen şey insanlarda da var. Mesela bende var. Evet. Var. Bende bi şeyler var ya eminim bundan .

Bi de hayatın bana öğrettiği şeylerden biri bir filmi uzun diye dizi gibi iki parçaya bölüp izlememek. Bunu yapma arkadaş, filme yazık ediyorsun, dizi istiyorsan aşkı memnu izle bebeyim. Ama yine de heyecan duyabiliyorsun, mesela dün akşam yarım kalan filmimi izlemek için sabırsızlanıyorum. Lakin alıp henüz izlemediğim bir film daha var, aynı heyecanı onun için de duyuyorum. O zaman benim buradaki karım ne ? Karım yok . Sadece filmi piç etmiş oldum hepsi bu. ( şu a'ların üstündeki şapkaya çok ihtiyaç duyuyorum , keşke kalkmasaydı , neden kalktı ki ? bu parlak fikir kime ait? ok türk dil kurumu ama o kuruldaki yaşlı adamlardan biri böyle bir toplantı sırasında bunu söyledi de mi kalktı yani tüm bunları merak ediyorum ama asla öğrenemicem ve bu sırlarla yaşamaya devam edicez insanlık olarak)

18 Kasım 2009 Çarşamba

500 days of Summer

Balığım ve alığım ama yine de bu klişe aşk filmlerinden hazzetmem manasına gelmiyor. Piyasada içinde aşk meşk mevzuları geçmeyen film var mı? var : Guy Ritchie - Lock, Stock, Two Smoking Barrels . Oyuncuları yüzünden, yönetmeni yüzünden, müzikleri yüzünden, oyuncuların esrar içtikleri o sahne yüzünden bir daha bir daha izlenesi film. Sırf içinde aşk meşk vukuatları olmadığı için de bonus izlenme hakkına sahip.

Aşk üzerine film yapıyorsan da içinde fantastik bir şeyler olsun. Misal : Eternal Sunshine of the Spotless Mind. Öyle bir film yap ki izleyici de izledikten sonra film müziklerini indirsin yahut 'keşke böyle zihinden sildirme diye bir şey olsa kanka ya' desin yanındaki arkadaşına. Ya da Fatih Akın'ın Duvara Karşı' sı gibi karakterleri birbir tokatladığı gibi seni de tokatlasın.

Dün akşam 500 Days of Summer 'ı izledim. Kurgusunun tadı bana Jean-Pierre Jeunet filmlerini anımsattı. Zaten çocuğun tek başına sinemada film izlerken birdenbire filmin içinde kendini görmesi tamamen bir Amelie Poulain alıntısı. Diğer yandan da önce aşık olduğu kalp gibi minicik çok şeker dediği doğum lekesinden kızdan ayrıldıktan sonra bok gibi böceğe benzeyen bir lekesi var diye bahsetmesi ise bana Persepolis animasyon filminden bir sahneyi anımsattı. Her filmin güzel sahnelerinden alıntılar yapılmış olsa da Expectations / Reality sahnesinden etkilenmediğimi söyleyemem. Bir de o sahnede çalan şarkıyı dün gece itibariyle sanırım 1500. kez filan dinliyorum.

Kıskançlık, hüzün, acı dolu bir hissiyat vardır ya ama delikanlılığı da bozmazsın, içinde parmak uçlarından başlayan bir acı ısısı tüm vücuduna yayılır, duygusal başlar fiziki bir vukuata dönüşür,nefesini tutarsın ama bunu o an farketmezsin bile, işte o hissi verdi bana şu expectations / reality ikilemesi.

Bir de filmde birden bire acı çeken taraf oluveriyorsun. Yani film hep adamın gözünden gittiği için sen de adamın acısına birebir ortak oluyorsun, kız hep uzak. Başından beri 'i am not looking for anything serious' dediği için ben sana demiştim bebeyim deme hakkını kendinde buluyor. Ama aşık gibi gecenin köründe adamın koynuna da girmeyi biliyor. Senin gibilere sürtük derler bebeyim.

Bu filmle belki de ıssız kadın furyası başlar. İyi de olur.
everything was just ment to be.
son sözüm bu.

17 Kasım 2009 Salı

bir yanda dans müzik biteviye

Gitmek istediğim bir konser var
Almak istediğim bir de elbise
Bir yanda güzel ve şık olmak var
Bir yanda dans müzik biteviye

O minicik elbise giyilir mi yağarken kar
Aklımda binbir düşünce birbirini kovalar
Cumartesi gecesi içimde kor kor yanar
Bir yanda dans müzik biteviye

Zira tutumlu bir insanım
Elbiseyi giyip konsere de gitmek ister canım
Lakin ben de bir insanım
Bir yanda dans müzik biteviye

Elbise ve konser aynı para
Raksın cümbüşün beşi bin para
Elbiseyi alıp evde otursam da
Bir yanda dans müzik biteviye

4 Kasım 2009 Çarşamba

söyle bana dostum

hani tam bir şey satın alacakken , cüzdanına bakıyorsun paran yok, kartımı vereyim diyorsun da kartın da olmuyor, sonra eve geliyorsun sağa sola, çantana bakıyorsun , aramayla geçen dakikalar ilerledikçe daha da hızlanarak sağa sola, çantana tekrar bakıyorsun da, sonra bankayı arayıp kartı iptal ediyorsun ve gece boyu kartı nerde kullanmıştım en son diye düşünüyorsun ya, hayat süprizlerle dolu demiyor, umutla geleceğe bakmıyor musun ?

3 Kasım 2009 Salı

Tramvay Güncesi V

Sevgili Günce;
Dün sabah yağan sağnak yağmurun altında bastonumu savmış olmanın verdiği sonsuz heyecanla tramvayın içine ceylan gibi seke seke attım kendimi. Vagonun ta dibinde tanıdık bir yüz ile gözgöze geldim lakin aynı vakit tanımazlıktan geldim. Yıllar öncesinden hiç hazzetmediğim bir simaydı bu.

-bunu anlatmam için zira birkaç yıllık bir evveliyata uzanmak gerekir. Ben öğrenci olduğum ve garsonluk yaptığım vakitler oralarda sık rastladığım bir delikanlı benden pek bir hoşlaşmaya başlamıştı. Ben bu çocukcağızı kibarca reddettim birkaç kez. Sonra baktım olmuyor, selamı sabahı kestim. Adam uslanmadı, bi gece eve dönüş yolunda karşıma çıkıp ben sana ne yaptım da benden merabanı kestin ceylanım ?' deyiverdi. Ben ne dedim hatırlamıyorum ama verdiğim cevaptan tatmin olmamış olsa gerek bunu bi kez daha yaptı bu herif. Çocukcağız diye başlayan hikayemin zamanla adam ve herife dönüştüğüne dikkatinizi çekmek istiyor ve bu durumun gerçekten vakti zamanında canımı sıktığını anlamış olmanızı umuyorum dostlarım. Neyse bu adam gözlerden yokoldu gitti. Bir gün bir yerde rastladım, tanımazlıktan geldim, geçip gittim yanından-

İşte tramvayda gördüğüm adam, bu yakamdan düşmeyen göt lalesiydi dostlar. Ben tanımazlıktan gelerek bir yer buldum outrdum, kitap okumaya başladım ve her zamanki gibi yanımdakiler de okuyormuş paranoyasına kapılarak huzursuz oldum. Bu sırada da birileri kalktı, yeni birileri oturdu yanıma. Ben bu paranoyayla iki dakikada bir yanımda oturanın suratına bakarım hep , bir de baktım ki bu gerzek gelmiş benim yanıma oturmuş! aptal ! aptal ! bunu yaşamak istiyo muydu yani gerçekten ? vagonun dibinden tanışıklığımız yok gibi davranacağımızı bile bile gelip yanıma oturmak istiyo muydu ? ben onun yerinde olsam ölsem benim yanıma oturmazdım yani. Üf tam bir gerzeksin dostum ya ! Gerzek melankolizmden nefret ediyorum.

1 Kasım 2009 Pazar

kim messenger

Hayatlarının bir döneminde bazı insanlar delice bir sevgili yapma isteğine girebiliyorlar. Böyle durumlarda da şu fani dünya inadına onların karşısına bir sevdicek çıkartmıyor, onları daha da yalnız bırakıyor. Bu vaziyetlerde de yalnız kalan insan evladı ya çeşitli sosyal aktivitelere girişiyor, kişisel gelişime yöneliyor; ya bu durumumu hiç sallamıyor; ya da kendisine her selam vereni borçlu çıkarıyor .

Bizim iş yerinden bir arkadaş ben bu iş yerinde yaklaşık bir yıldır bulunduğum süre içerisinde 'kendisine selam veren herkesi borçlu çıkarma' seçeneğini seçerek her pazartesi birbirinden gereksiz alkolik hikayelerle zihnimi meşgul ediyor.
Mevzu bahis arkadaş için, iş yerimize yolu düşen her türlü ressam , fotoğrafçı genç bayan arkadaşlara potansiyel flört gözüyle yaklaşarak hayatına yanlış bir yön veriyor kanaatindeyim. Kendisinin durumunun vahimliğini bana son anlattığı hikayeyle pekiştirerek kavramış oldum.

Mevzu bahis kişi haftasonu gittiği Neivzade'de üniversite yıllarından eski dostlarına rastlıyor , masaya salça oluyor, bir bira içtikten sonra da masadan sıvışıyor. Eve dönüş yolunda bu masadaki genç topluluktan bir kızcağız da buna bir kısa mesaj yolluyor 'insan masadan kalkarken bir hoşçakal der yahu' yazıyor.

Masadan hoşçakalın gençler demeden kalkmasını tanıdığım kadarıyla şaşkalozluğuna veriyorum.

Geçelim, bu ayrıntı ehemmiyetsiz.

İşte bu er kişi bana bir pazartesi öğlen yemeği sırasında bu hikayeyi büyük bir heyecanla anlattı. Yani bir mekana gidiyor, kızın teki de buna böyle kısacık her insanın diyeceği bir laf ediyor, bu arkadaş da ağzından fırlayan bi köfteyle bana bunu sonlanmış mutlu bir hikaye gibi anlatıyor.

Kendisinin bu yarım yamalak hiçbir mana ifade etmeyen hikayelerinden aşırı sıkıldığım için , ortaokul yıllarından beri süregelen hem edebiyat derslerinden hem de ergenlik yıllarından bu zamana dek edinmek durumunda kaldığımız hayat tecrübelerinden yola çıkarak artık giriş-gelişme yahut sadece giriş bölümlerinden oluşan hikayeler anlatmasının yersiz olduğunu, bu son anlattığı hikayenin de aslında giriş bölümünü bile temsil edemeyeceğini ve gerçek bir hikayenin - ya da en azından kendisi için diyeyim- giriş-gelişme ve sonuç bölümlerinden oluşan bir kompozisyon oluşturması ve tüm insanlığın karşısına da bu kompozisyonla çıkması gerektiğini, her merhaba dediği hatun kişiyi gelip bana anlatmasının ise ne kendisine ne bana ne de insanlığa bir faydasının olmadığını kibar bir dille ifade ettim. Tabi bunca kelamımın üstüne bu kızı bu mesajı attığına pişman ettiren geri darlamalarından bahsedemedi. Ancak nedense ağlayacağı yerde köfte dolu bir gülüş atarak doğru söylüyosun,harika bir tespit diyerek benim sırtımı sıvazladı. (şaşkalozluğun diğer bir ispatı) . Gerçi ne yapacaktı ki, kendine bir duble rakı mı söyleseydi yani ?
Aksi halde ben de kendisine sanki çok büyük atraksyonlarla dolu bir hafta sonu geçirmişçesine Yeşim'e bir mesaj attım, ama o bana cevap vermedi yahut Yeşim beni gece 2'de aradı ve ben uyuyordum o sırada, Dia'dan süt aldım bozuk çıktı gibi bastıbacak hikayelerle heyecanla dolup taşarak kendisinin öğlen yemeklerini ve çok ısrarcı olursa akabinde tüm hayatını zehir edebilirim ama şimdilik kendisine sadece kendine gel diyebiliyorum. Kendine gel !

Mutlu pazarlar.

27 Ekim 2009 Salı

Gözünü korkak alıştırma,cesur ol ve sonuna kadar oku, uzun ama eğitici, bana güven !



Elimde şu daha önce bahsettiğim bahtsız dostuma ait yeni veriler var. Ben blogda kendisinden bahsettiğim vakitler pek bir heyecanlanıyormuş. Lakin bu postayı da onun heyecanını körüklemek için değil, bilakis heyecanı bundan sonra durulsun, anlatacağım bu hikaye de tüm insanlığa ibret olsun diye yazıyorum.

Şimdi o eski postada mevzu bahis küçük prensimiz , benim bu dostum ile takılmaca -demeyelim de hoş vakitler geçirme sürecinde diyelim kibar olalım kibariye olalım-ünlü olma çabası içine girişmiş bir arkadaş idi. An itibariyle pek fazla münasebetleri kalmadığından ve bir Kral TV fanı olmamamdan ötürü şu an ben de pek fikir yürütemiyorum bu arkadaşın şöhret derecesi bahsinde.

Benim bu küçük prens mağduru dostumun başına geçenlerde yine ilginç bir vaka geldi ki ben anlamıyorum, bu saçma anılarından kitap yapacağım bir gün. Bu gariban dostum bir duygusal münasebete giriyor yine hafiften, aradığını bulamayan bir kelebek misali o çiçek senin bu ağaç benim daldan dala konuyor. Bir er kişi ile tanışıyor, bu er kişinin bildiğimiz göbekli-kel bir Türk erkeği olmayacağı konusunda genetik yapısı itibariyle bu yaşamdaki yeri sağlam. Kendisi uzun boylu, yakışıklı, sarışın,renkli gözlü, İsviçreli bir er kişi, ismi de John. Benim sevgili dostumla İngilizce anlaşıyorlar, kiss, touch, love filan diyorlar birbirlerine haftalar boyu. Johndenen bu er kişi de İsviçre'de yaşıyor lakin sık sık İstanbul'a gelip gidiyor. Buradan kastettiğim gerçekten sık sık, yani mesela her hafta sonu İstanbul'da felan.

Birkaç haftalık bir flört döneminden sonra İsviçreli er kişi benim dostuma diyor ki 'sana bir şey diyeceğimdir, lakin bana kızma'. Tabi bunu da İngilizce söylüyor. Mesela şöyle demiş olabilir: Hey my dear, i have something to tell you but i am afraid of making you upset. Ya da i will tell you something but please dont be angry with me. Benim saftirik dostum da kafasında binbir gramer kuralıyla cebelleşerek tamam söyle diyor. Yani o ne demiş olabilir? OK, than tell me vs.
Sarışın er kişi diyor ki 'Ben Türk'üm,Türkçe biliyorum'.

Türkçe biliyorum.
Şimdi ben bu cümleyi duyunca aklıma yaklaşık 1500 tane soru geldi. Bunlardan birkaçını sizlerle paylaşmayı borç biliyorum. Şöyle ki;
-'Ben Türk'üm,Türkçe biliyorum' cümlesini Türkçe mi söyledi , İngilizce mi?
-Bunu yapmasındaki amaç ne?
-Haftalarca bu oyunu oynarken hiç içinden gülmek gelmedi mi?
-Bunlar beraberken bu sarışın Türk'ün hiç telefonu çalmadı da başka bir Türk ile telefonda konuşmak zorunda kalmadı mı?
-Herhangi bir telefon çalması sırasında benim sevgili dostumun gözüne bu İsviçreli'nin telefon ekranından 'Cafer, Ziya' gibi Türk isimleri gözüne çarpmadı mı?
-Neden İsviçre?
-Neden John?
-Sevgili dostum hiç hayatında John diye bir İsviçreli duydu mu-gördü mü-tanıdı mı?
-John bir teksaslı kovboy ismi değil mi?
-Bunu yapmasındaki amaç ne?
-Bu travmatik vakayı sürdürürken arkadaşlarına gidip bunu anlattı mı?
-Arkadaşları buna güldü mü?
-Madem bunu yaptı, hiç söylemeseydi de birdenbire ortadan kaybolsaydı, benim dostumun aklında esrarengiz İsviçreli olarak kalsaydı fena mı olurdu?
-Bu olayı açığa kavuşturmadan ortadan kaybolduğu süreç içinde Beyoğlu'nda sarhoş gecelerden birinde iki numaralı küçük prens şakır şakır Türkçe konuşurken ve yandaşları çevresinde 'Cüneyt gel kanka' nidaları atarken benim biriciğim,mağdur dostum bu delikanlıyı gördüğünde bir travma mı geçirirdi yahut saflığına yaraşır şekilde Türkçe'yi ne de güzel öğrenmiş diye yüreği pırpır mı ederdi?
-Bir numaralı küçük prens gibi ünlü olma çabası içinde olan, youtube'a ad-soyadını yazdığımız takdirde yıllar önce Kral TV'de dönen video klibini izleme imkanımız günümüzde halen mevcut bulunan şöhret yanlısı bir populasyonun içinde yer alan bu genç arkadaş ile; yıllar yılı sinema-tv okumuş, Gülben Ergen klipleri çekerek geçimini sağlayan, alın teriyle ekmeğini kazanan, hayatın başında yeniyetme yönetmen dostumun kader çizgilerinin kesişmesi sadece bir tesadüf mü ?
-Yahut bu popçu gençler şöhret olmak bu yataktan geçiyor diyerek yönetmenin-yapımcının oyuncuyu-türkücüyü kullanması durumunun tam tersi bir vaka ile oyuncunun-türkücünün yönetmeni-yapımcıyı kullanması vaziyetine dönüşmesi bu hayatın bir cilvesi yahut çilesi mi?
-Aklıma bu kadar çok sorunun aynı anda gelmesi aldığım B12 vitamin desteği mi?
-Yahut kim olsa bunları düşünür mü?
-Bu soruların cevaplarını kim verecek ?
-'Ben Türk'üm,Türkçe biliyorum' cümlesini Türkçe mi söyledi , İngilizce mi? (en çok bunu merak ettiğim için bu soruyu tekrar yazma ihtiyacı hissiyatı içindeyim)
Bu şahsın isim -soyisimini burada deşifre etmeyi o kadar istiyorum, lakin yapamam, mağdur dostum özellike yapmamamı rica etti benden. Onu kıracağıma dişim kırılsın.

Sevgili dostlar eşsiz bilgilerle dolu bir postanın daha sonuna geldik. Her postadan bir ders çıkaran siz gençlere tavsiyem şudur ki ; siz siz olun, iyi İngilizce öğrenin , Sultanahmet'e gidin,turistlerle konuşun ki en azından sizin cephenizde böyle bir olay vuku bulduğunda aksan olayından erkenden uyanabilesiniz.


Bu upuzun yazıyı da sıkılmadan okuyun diye her türlü süsü yaptım yani .

22 Ekim 2009 Perşembe

Camille

Bu kızcağızı yeni keşfettim.


İsmi eski sevdiceğimin anlata anlata bitiremediği eski kız arkadaşının ismi olsa da aramızda herhangi bir duygusal münasebet kalmadığından severek dinliyorum. Turuncu giymesi bile dinlemememe engel değil.

Önemli insan olma çabası

Gözlemlerim doğrultusunda farkettim ki, yeni trend iş yeri maillerine geç cevap vererek çok meşgul havası yaratmak. Resmi olması açısından hey naber dostum dediğin adama binlerce kişiyi cc'ye koyarak sonuna da iyi çalışmalar, görüşmek üzere, kolaylıklar gibisinden formalite şeyler ekliyorsun. Günlerce cevap gelmeyince geçen hafta dayanamıyor, cevap bekliyorum senden diyorsun adama, 'ay tam o sırada bi basın toplantısına girmek durumunda kaldım, yazamadım' diyor. Basın toplantısı 24'er saatten 5 gün sürüyor heralde diye aklından geçiyor. Tamam.

Pazartesi tekrar bu önemli şahsa mail atıyorsun, bugün perşembe adamdan hala cevap yok, ve adam gözümün önünde lak lak ediyor, iki dakkada bana cevap yazmak yerine nasıl gıcık oluyorsun kimseye de anlatamıyorsun. Bunun direktörünü filan da cc'ye koyup bir hafta önce yolladığın maili forward edip halen senden bir cevap bekliyorum, aklını başına devşir, iyi çalışmalar yazarak ona kötülük etmek istyorsun. Ama şimdilik ufak bir uyarı niteliğinde olsun diye masasındaki minik bayram çikolatasını çalıyorsun. İlk plan askıda kalıyor.

İstanbul Kediler İçin

Dün İlhan Erşahin'i dinlemeye gittim. İstanbul Sessions da adamın binlerce grubundan bi tanesi. Grubun bascısı Tarkan'la çalıyormuş, sahnedeyken popçu havası vardı zaten adamda. Gitarı çalarken tüm konser boyunca ağzıyla sürekli olarak piyu piyu bağow gibi şeyler yaptı. Bi de Akbank Sanat'tan İlhan Erşahin'e 'sadece çalma, konuş, söyleşi havasında olsun' demişler. Adam Türkçe konuşamıyor bunu unuttular heralde. Az biraz konuştu sonra da 'Aksanat'tan biri sorarsa konuştu deyin dedi. Canım, seni seviyorum. Diğer İlhan'lara bakacak olursak (İlhan İrem, İlhan Şeşen, İlhan Mansız) tek sevdiğim İlhan sensin.

Ben de konser çıkışı sevgili dostlarım Nils ve Çetin'e 'artık içki içmiyorum, yeni bi karar aldım, detoks haftasına girdim, böyle daha mutluyum' dedikten bir saat sonra eskiden garsonluk yaptığım kafede litrelerce şarap içerken buldum kendimi. Her şey tesadüfler sonucu gerçekleşti oysa ki, yolda yürürken arkamdan eski dostlar seslendi, onların yanına sokuldum, bunlar şarap içerken çay istedim ben sonra şoka girdim ve şarap istemişim lakin hiç hatırlamıyorum.

Saçmalıklarım burada bitmedi tabi, telefonuma yaklaşık 5 saattir filan bakmadığımı farkederek 2mesaj 3 cevapsız arama ile dolup taşan telefonumu elime alarak , gecenin ikisinde 'yürüyüş yapmak ister misin' diye de ısrarcı bir kişiliğe bürünmem sabahında biraz utanmama sebebiyet verdi açıkçası. İçki içtiğim zaman ortaya çıkan şu içimdeki varoş kişilikten nefret ediyorum.

Saat 11.37 daha , çöktüm bile.

20 Ekim 2009 Salı

İnce Kitaplara Olan Derin Sempati

Şöyle de bir önerim var , bakın, nasıl nobel ödülü veriliyorsa iyi roman yazarlarına;  çok kalın kitap okuyanlara da sabır ödülü verilsin. Cevdet Bey ve Oğulları'nı okuyana verilsin bu ödül ilk önce, kitabın sonunda bir hediye çeki olsun mesela. Ama sırf hediye çekini harcamak için bu kitabı alan binlerce insan olur (misal:ben) Bunun önlemek, okuyanla okumayanı bir tutmamak adına şifreli metinler olsun.  Şöyle şeyler yazsın mesela arada bi yerde:

Galatasaray Lisesinin bahçesine git, soldan ikinci agacın altında gömülü oscar ödülü gibi bi şey var bul ve evine götür!

veya

İstiklal caddesine çık, Kumbaracı Yokuşu'na gir, sağda Lebi Derya'nın alt katında zile bas, salondaki yeşil-mavi-bitli koltuğun altındaki çeki bul, bozdur bozdur harca!

gibisinden okuyucuyu da heyecanlandıracak, kitaba daha bir bağlayacak tümceler olsa fena mı olur?

Binlerce somon ekmeğin içine bi tanecik altın koyunca ekmek satışları patlamıyor mu?

Ama kitabı okuyanın da eşe dosta 'ben okudum çekler şu ağacın altında bekliyor' dememesi için de bir sözleşme imzalatılmalı tabi.

Sezonun ilk mandalinasını yedim aşşırı rahatladım. Kışları mandalinadan ve balıktan, yazları karpuzdan ve balıktan, baharları da çilekten ve balıktan vazcaymayacaksın. Bunu yapmayacaksın.İnsanlığa sığmaz.

19 Ekim 2009 Pazartesi

Grup M.İ.N.D.E.R.

Dün akşam bir dostun ısrarı sonucu 'pazar pazar ne işimiz var' diye diye garajistanbula yolumuz düştü. sanat sepetten çok uzak kalmışız gibi dans gösterisi varmış, ona gittik bir de.

-Rezervasyonunuz var mı?
-Yok
-O zaman size minder vericem
-Minderde oturamam, sakatım ben.

adam cevap verme tenezzülünde bile bulunmadan bana -minder- diye bilet kesti. yanımdaki denize,yeşime ve andy warhol kılıklı dostum özgüre de.

Önce biletlilerimizi aldılar, sonra üvey evlat gibi bize doğru ellerini uzatarak- minder bunlar-minderler beklesin bi saniye- şeklinde öznesi minder olan birçok cümle kurdular. kıçını sandalyeye koyacak olanlar saf ari almanlar gibi ortlıkta dolanıyor, bizi kapıda zaptetmeye çalışan görevliler birer SS subayı gibi 'durun durun' diyor -ortada da bir izdiham filan yok hani- biz de gariban yahudiler olarak zaptolmuş bir köşede minder grubu olarak bekliyoruz.

Sonra bizi minder diye bir yetimköşesine atacaklar sanmıştım ki ben, anam sahnenin en önünde oturuyoruz, hatta ben kötürüm olduğum için bağdaş kuramıyorum, sakat ayağım sahnenin direkmans üstünde. Orada da olduğu gibi, sahnedekinin nefes alışverişini duyabilmek, izlediğin her neyse onu en heyecanlı kılan şey bence. Bana bir heyecan geldi orada.

Ben tabi ki sakince minderime kurulup bu performansı izlemeye koyulamadım bu heyecanla. Zira ayağım yüzünden kendimi lönk diye minderin üstüne-popomun üstüne attığımda arkamdaki kızcağızın çayını üstüne başına dökmüşüm. Kızcağız da yanmış yürekten gelen bir çığlıkla 'OH MANN!!'diye bağırarak kendisinin Alman olduğunu belli etti ve koşarak kaçtı ,tuvalete gitti.

Evet, sandalyede oturacak olanlar gerçekten almandı dostlar. ben de gerçek bi yahudiydim. Kız geri döndüğünde kendisine söylemek üzere kafamda 3 farklı çeşit almanca özür dileme cümlesi kurmuştum oyun boyunca.
1)Entschuldigen Sie bitte, ich habe wirklich nicht bemerkt.
2)Entschuldige ich mir, das hab'ich ehrlich nicht bemerkt .
3)Es tut mir leid, ich hab ihren Tee nicht gesehen.

Ancak dans şeysi bittiğinde kız kuş olup gitmişti bile, ben de ezberimdeki cümlelerle ve ilk çayı döküş anındaki ağzımdan çıkan 'pardon' ile kalakaldım.
kader bana bir almandan özür dilettirmedi dostlar.
Kendisine yahudi soykırımından yola çıkarak eden bulur bebeğim diyorum. Herkese iyigünner.

13 Ekim 2009 Salı

bas-bari-ton

eskiden aylık öğrenci akbilimle dünyayı gezmek istiyordum ki şimdi bastonum uçan süpürge gibi uçsun ben onunla her bi yere gideyim istiyorum. asamı gökyüzüne doğru tutup ey yaradan diye bağırıp nehirleri ikiye yarmak istiyorum. çok şey mi istiyorum? siyah demirden bir baston ile bir yere yetişmeye çalışan lakin aksak ve kağnı hızıyla yürüyen bir kızcağız görürseniz bilin ki o benim. Dostların arasında baya rağbet gördü bu, ihtiyacım kalmasa bile fonksiyonel bir şekilde kullanmaya devam edebilirim. Onu sabit tutarak başımda bir fötr şapka ile etrafında döne döne dans- bir de ceket giyerim başka da hiçbi şey giymem orjinal olur- , lambanın düğmesine çok yaklaşmadan az ötede durup bastonun ucunu dokundurma sonucu aydınlatma cihazını aktif hale getirme, bir bilardo salonuna giderek bacağa ikame edilen bastonun çevik bir hamleyle bilardo sopasına ikame edilmesi önerilebilecek eğlencelik aktiviteler arasında. kendisiyle adeta bir barış antlaşması imzalıyorum.

7 Ekim 2009 Çarşamba

istanbul yolları taştan sen çıkardın beni baştan

Saltanatım 3 gün sürdü. Artık ayağa kalkıyorum ve yürüyorum diye bulaşık makinesini boşaltma, kuruyan çamaşırları toplama, akabinde makineden çıkan ıslak çamaşırları asma, bamya soyma, pirinç ayıklama görevleri ayağın kırık ellerin değil mantığı ile ani bir kararla bana devredildi. İstanbul yolları gözüktü gene bana.

Bildiğin ev kızı oldum ben, tek farkım koca beklemiyorum. Geçenlerde fasulye soyarken benim cep telefonu çaldı, gidemem şimdi sktret dedim. Akabinde de ev telefonu çaldı. Annem açtı telefonu içerden, sonra ceylan gibi seke seke mutfağa geldi, kadının yüzünde güller açıyor, bana sempati göz kırpması yaptı, aramızda bir sır var der gibicesine. Noluyo dedim, beni kimse de ev telefonundan da aramaz. Meğer sevgili dostum Meto aramış beni , sırf iki kelam edelim de keyfi yerine gelsin diye. Şimdi Şırnak'ta ya o, etrafında şu ara sadece ' komutan, kantin, gazino, postal,dağ' diyen adamlar var. Ben metoyla konuşurken annem bana sempatik göz kırpmaları yapmaya devam etti. Sonradan anladım ki anneciğim Meto'yu benim koca adayı filan sanmış, nasıl mutlu bi yandan metinle konuşmaya devam ederken bi yandan da anneme metinle aramızda duygusal manada bir münasebet olmadığını açıklamaya çalışıyorum ki metin de zaten dönüşte ona dansözlü bi gece düzenlemem konusunda benden söz almaya çalışıyor. Böyle de bir handikapın içindeyim ya dostlar.

Bu 'bir sırrımız var göz kırpmasını' ben en son ne zaman yapmıştım diye düşündüm. Günlerce bunu düşündüm.Ne saftirik bi insanım ki ben, mesela Babylon'da Amy Winehouse gecesi afişleri asılıydı her bi yerde bi zamanlar,Amy Winehouse çalacak millet de takılacak filan, yani dev roganizasyonlarla Türkiye'ye geldiği filan yok. Lakin ben üstüme düşen görevi Amy Winehouse İstanbul'a geliyor diye kendimi oradan alıp öte tarafa atıyordum sağda solda. Hemen bilet almalıyım diye düşünüyor, bu biletler acaba neden 10 lira diye de bir an olsun düşünmüyordum. İşte dostlara da Amy Winehouse geliyor diye naklen yayın yapıyor, arayabildiklerimi arıyor, kontrüm bitince de beleş mesaj atarak bilgilendiriyordum insanları.İnsanlar da sağolsunlar nasıl ya neden hiç haberimiz yok neden hiç afiş yok diye şaşkınlığa düşüyorlardı lakin, ama yine de yılmıyordum dostlar. tam işte o şaşkınlık anında boşver bilet bulabilicez diyerek çok kişiye söyleme bir sırrımız var göz kırpması yapıyordum onlara. Daha önceki yıllarda Depeche Mode geliyor, Moby geliyor diye bol bol sansasyon yaratmışlığım oldu. Yani şu anki dalgınlık mertebemden bir kademe daha yüksekte ikamet ediyor olsam Jimi Hendrix geliyor, Queen konseri varmış da diyebilirim günün birinde.

6 Ekim 2009 Salı

umduğunu değil bulduğunu yer

Yine dümdüz mantığım dürttü beni, 'kırılan ayağı çabuk iyileştirmek için ne yapmalıyız?' yazdım google 'a , ilk olarak karşıma 'ayağı kırılan kuzuya işkence' diye bi link çıktı. Sonra 'kırılan ayağımı çabuk iyileştirmek için ne yapmalıyım?' yazdım bu sefer. Travmatoloji danışma hattı diye bi yerin telefonu çıktı. Bir travma geçiriyor olabilirim. Biraz sohbet ederiz belki, ona İstanbul'daki hayatımdan, Tuğçe'den, çalıştığım yerden filan bahsederim, dertleşiriz diye düşündüm. Numarayı not ettim bi yere. Sabah annemle babam evde yokken en yalnız anımda aricam onları.

Evet, anlaşılacağı üzere dün itibariyle artık sıkılmaya başladım. Annemin herkesten sır gibi sakladığı kapalı kapılar ardında evin en güzel mobilyalarını hapsettiği müzede, yani evimizin misafir odasında yayılarak telefon defterimden alfabetik sırayla 'naber ya', 'nasıl gidiyo ' , 'naber nası gidiyo', 'hava nasıl oralarda üşüyor musun? ' gibi can sıkıntısını bastırma mesajları attım eşe dosta. Ayağım tamamen iyileşmediği sürece bu odaya girmem serbest. Lakin babam giremiyor misal, annem saniyesinde yakalayıp ağzına zıçıyor. Çünkü o sağlıklı. Ama 4 yıl önce topuğunu kırdığında o girebiliyordu, ben giremiyordum. Hrkesin her şeyin bi sırası var bu hayatta. Bizim evde bi engelliler derneği kursak ofis bizim misafir odası olur.

Bi de her misafir de giremiyor o odaya. Mesela bi kadın geliyor, misafir odasında oturacağız diye seviniyorum ben, 'hayır orada oturmamıza gerek yok' diyor annem. Anlamıyorum ben. kendime şunu soruyorum : KİME GÖRE VE NEYE GÖRE MİSAFİR?

Gizli bir misafir odası listesi mi var? Misafir odasına girmeye hak kazananlar ve kazanmayanlar bir araya geldiğinde bu annemde bir akıl karmaşası yaratmıyor mu ? Herkes o odaya girmeye can mı atıyor ? Bu durum arkadaşlarının arasında gruplaşma yaratmıyor mu ? Ayrıca babannemin evindeki misafir odası neden hiç kullanılmadı, misafir dedikleriniz kim, eş dost değil de uzaylı mı?
Bunları kendisine sual ediyorum lakin kendisi bu konuda pek konuşmak istemiyor, bu işin içinde bi iş olabilir, bunların cevaplarını bilmem hayatımı tehlikeye atıyor olabilir .

Evet, dün itibariyle sıkılmaya başladım artık.

2 Ekim 2009 Cuma

ben Nostradamus muyum neyim?

Bugün kontrole gittim. Geçen hafta rüyamda bu kontrolde şok bi kararla doktor amca alçımı çıkarıyor ve bana 'aman tanrım tıp tarihinde bir ilk,mucize bu' filan gibisinden laflar ediyor ve bana spor ayakkabılarımı (spor ayakkabılarım adamın dolabında bekliyormuş meğer) veriyor ben de hastanenin içinde ayaklarımı dışardan bakıldığında blur kılacak şekilde uçan adımlarla koşturuyordum. Bu rüyamdan eşe dosta lafın arasında bahsetmiştim, lakin burada yazmadığıma pişmanım, en azından elimde yazılı bir döküman olurdu ve okurları daha derinden etkileyebilirdim. Neyse ki şahitlerim var.

Bugünkü kontrolde şok bir kararla doktor amca ayağımdaki alçıyı çıkarmaya karar verdi. Evet, bir önceki kontrolde 2 ay yatarsın diyen adam alçımı bunu söyledikten bir hafta sonra çıkardı dostlar, günlük falımda bu yazmıyordu oysa ki. ben bu yüzden biraz şaşırdım, adama emin misiniz filan gibisinden kuşku dolu gözlerle baktım. Sonrasında pilates yapabilecek miyim gibi dünya saçması bir soru sordum, ne zaman üstüne basayım, şişer mi, yüksekte mi tutmalıyım gibi soruların evveliyatıında aklıma ilk gelen bu soru doktor amcanın da burnunun üstüne düşmüş gözlüklerinin üstünden birkaç saniyelik manasız bir bakış atmasına sebebiyet verdi. Sabah uyanışlarımın Ebru Şallı'nın pilates yapış saatlerine denk geliyor olmasından kaynaklanan bir travma geçiriyor olabilirim.

Evet, alçımın çıkmasını istemiyordum, böyle mutluydum, herkes beni seviyordu. Alçının erken çıkması tüm planlarımı alt üst etti. Sevgiye açtım ben ! Annemin öğrettiği kazak örme faaliyeti konusunda da biraz hızlanmalıydım, zira önümde artık iki ay yok.

Artık ihtiyacım olan tek şey bir tülbent! Sol kolumu boynuma bağlayacak kenarları oyalı bir tülbent! Bandaja yahut gerekirse alçıya ikame edilebilecek, feride krugır ' la yarışabilecek bir insanlık mucizesi, gerçek bir başyapıt.
Bu tülbent sayesinde geçici iş göremez durumunu abartmadan İstanbul'da hem iş gören biri olup hem de tam gaz insanların bana sevgi ve şefkat duymasını sağlayabilirim ! Yurtta barış dünyada barış her yerde barış diyor gözlerinizden öpüyorum.

hiçbi şeyden eksik kalmam hayatım


zira sosyal bi insanım. ayağım kırıldı diye olduğum yerde yatacağımı sananlar avuçlarını yalasın (ıyk). başıma gelen bu geçici rahatsızlık sonucu insanların içlerinde bana karşı oluşan karşılıksız bir sevgi ve hoşgörünün birebir ispatı bu fotoğraf. ve bayramın ilk günü idi. o yüzden bayramlık elbise giydim işte ben.
üstelik kırık ayağını umursamayıp yine tatile çıkıp gelmiş özgür kız imajı ile Gümüşlük halkının da sevgisini kazanmıştım, ta ki 'ayağınız ne kadar zamandır alçıda' sualleri art arda sıralanana dek.
insanlar verdiğim 'tam tamına bir gün' cevabı ile şefkatlerini birazcık kaybediyorlardı tabi, bayramda herkesin yanı ailesinin yanıdır diyerekten. olsun varsın.

manzara

bu, ilk kırılma anının akabinde birkaç günlük ayakucu manzaram.



bu da , üstteki birkaç günlük manzaranın akabinde şu an şu dakika babaocağındaki ayakucu manzaram.
bir yerde hata mı yapıyorum acaba?.

30 Eylül 2009 Çarşamba

Sol Bacağım (böyle bir kitap vardı galiba)

Bugün alçılı, yatalak günlerimin 10.sunu doldurdum, 3.kitabımı okuyorum.5 hafta sonunda alim çıkacağım.Tüm gün yattığım yerden film izliyor, güzel yemekler yiyor, yedikten sonra masadan tabağımı kaldırmıyor, yatağımı toplamıyor,hiçbir ev işi yapmıyor, öylece uzanıyorum, evet dostlar hiçbir işe yaramıyorum ama annem ve babam yine de beni çok seviyor. Arkadaşlarım da beni seviyor. İş yerinden arıyorlar her gün nasılsın bugün diye, iş yerindeki stresten eser yok seslerinde. Ben daha bu hayattan ne isteyeyim dostlar? ben cennette değilim de neyim? ha.

Hiç bilmedik tanımadık teyzeler evimize gelip önce ayağıma bakıp derin bir iç çekişle üzülüyor, akabinde de yüzüme bakarak anneme mi babama mı benziyorum ikilemine düşüyorlar. Onlar karar verene dek ben de kımıldamadan onların yüzlerine bakıyorum. Üzülmeyin teyzeler, önemli olan benim kime benzediğim değil, esas ehemmi olan sizin bana geçmiş olsun dileklerinizi sunmak üzere nezaket yiyeceği olarak ne getirdiğiniz! Hepsini seviyor evden ayrılmadan hemen önce onlara sarılıp, omuzlarında mutluluktan gözlerimi birkaç saniye kapalı tutuyorum.

Böylesine sevgi ve dostlukla dolup taşarken insan kırık bacağına lanet edebilir mi? Cevap : edemez! Ancak şükreder!

Kırık bacak= sevgi + dostluk + barış

iyigünner.

23 Eylül 2009 Çarşamba

Ayağımı kırmak için Bodrum'a gittim

Ağzıma kocaman bir yeşil zeytin atarak
- neden dizime kadar alçıya aldı ki? bileğimin biraz üstüne çıksa yetmez miydi sanki?
diye sual ettim. tuğçe de bana
- adam boşuna 15 yıl okumamıştır heralde, ne dersin? bir bildiği vardır.
diye cevap verdi.

Evet, Gümüşlük'e ayak bastıktan birkaç saat sonra ayağımı kırarak gines rekorlar kitabına dünyanın en saçma insanı olarak girmeye hak; yaşlı doktor amca 'biletini iptal et, 40 gün buradasın' dediğinde de 'sen ne diyosun doktor amca' diye adama bağırarak herkesin antipatisini kazanmıştım. Kısa sürede ortaya çıkar çıkmaz ortalığı karıştıran, çok gürültü çıkaran bendenizle, etraf insanlarının tanışması kısa bir zaman aldı tabi. Bi ara çaresizlikten kendimi gecenin geç saatlerinde çalılara atarak ağlayışım insanlar üzerinde biraz etki yaratmış olabilir. artık futbol oynayamayacak bir futbolcu yahut albümleri satmayan bir popstarın hüznünü mü yansıtıyordum? yoksa astrolojiye iyice gönül mü vermeliydim?

tüm bunların bir sebebi olmalı idi.. talihsizlikse eğer sadece, adama kafayı yedirtir yoksa.

İnsan yattığı yerden bolca düşünüyor,mesela bu yatış pozisyonları esnasında Bodrum'daki götü boklu özel polikliniğe ödediğim ufak servet ile kendi başıma Barselona'ya gider çatpat Katalanca öğrenir tüm öğleden sonramı üstsüz güneşlenerek ve sangria içerek geçirebilirdim diye düşündüm. hayatımda hiç üstsüz güneşlenmedim ama bunu yapabilecekken alçı yüzünden giyebildiğim tek şort ile (orta okul yıllarından kalma solmuş siyah renkli) ve üstüme üşümemek için aldığım beyaz battaniyenin koltuk değneklerimin üstüne yayılması sonucu Limon'un bahçesinde hayalet gibi dolaşıyordum.Sakat bir hayalettim ben ve evet, dağ başındaydım. Dağ başında hamakta ayağımı gökyüzüne yükselterek uzanmak kaderimde vardı. Hamakta uyurken de her uyandığımda alçımın üzerinde yeni kelebenkler, kirazlar,kalpler görüyordum. Sayemde Limon çalışanlarının her birinin içindeki sanatçı ortaya çıkmıştı. Her işte bir hayır vardır diye boşuna dememişler.

Ben mesken tuttuğum hamakta yatarken, hangi akla hizmet, Tuğçe'nin bir dostu olarak beni orada tanıştırdığı bir er kişi sürekli olarak bana 'güzelim'li 'fıstık'lı cümleler kuruyor, her saat başı kendimi nasıl hissettiğimi soruyordu. Ben ise sanki on yıllık evliymişiz gibi davranmasına ve bu günleri de birlikte atlatıcaz dercesine bana sürekli olarak sempati göz açması ve kırpmaları yapmasına bir türlü anlam veremiyordum. ona kafamı sikiyorsun dostum diye bagırmak geliyordu içimden. ama sesim çıkmıyordu. Kötürümdüm artık, tarak kemiğim ile beraber sanki ses tellerim de un ufak olup yok olmuştu.

Bunların dışında ilginç bir şekilde ayağımın kırıldığı gün günlük burç falım bana başıma gelecek sağlık problemlerini kafama takmamamı, hayatımın monotonlaştığını düşündüğüm son zamanlarda bunun benim yeni atılımlar yapmama sebebiyet vereceğini söylüyordu. En azından 5 haftalık babaocağındaki tv karşısındaki kocaman koltuk iken dünyam, günlük fallara 5 haftalığına inanmak ve kendimi kaptırmak herhalde dünyamı biraz daha genişletebilir.

Babamın uçak hızı ile Bodrum'a gelmesi ve beni görür görmez gururla 'senin için birsürü film indirmeye başladım bile. bir site buldum, insanların oy verdikleri filmleri indiriyorum, 6'nın altındaysa tıklamıyorum bile' demesi benim nasıl bir 5 haftalık bilinmezliğe atıldığımın da sinyallerini veriyordu.
Seke seke geldiğim Gümüşlük'ten sike sike gidiyordum.

16 Eylül 2009 Çarşamba

küçük prens dötümü ye


İnsanlar olayları-durumları karmaşıklaştırmayı ne de seviyor aman aman. ya da karmaşıklaştırmasa bile karmaşıkmış gibi davranmayı. zaten karmaşık değilken karmaşıkmış gibi davranmak da düzeneği yeteri kadar karmaşıklaştırıyor.

Bir dostumun çük kafalı eski takılmacası olan çocukla ilişkileri başlamadan bitiyor , aradan aylar geçiyor çocuk birden bire gecenin bir yarısı ' ben senden koyun çizmeni istedim, sen bana çit çizdin' diye dünyanın en saçma kısa mesajını yolluyor. Arkadaşım sana buradan sesleniyorum: Kendine Gel! ne koyunu ne çiti neyden bahsediyosun sen? herkes Küçük Prens'i okumak zorunda değil tamam mı bebeyim. yoksa kendini prens felan mı sanıyorsun? Biraz daha anlaşılır ol, bu saçma mesaja ikame olarak Damien Rice'tan Volcano'yu hedaye edebilirsin. 'you gave me miles and mountains but i asked for the sea' de sevdiceğine misal, illa romentik olcaksan şarkı sözü söyle, gitar çal. koyun ve çitlerden uzak dur, alay konusu olma. 

15 Eylül 2009 Salı

kötü kötü kötü

Dün başıma gelecekleri biliyormuşçasına Victor Burgin'in Cankurtaran'da Balıkçı Sabahattin'deki süper düper akşam yemeği sırasında bahsini geçirerek 'tomorrow is another day or the same day again' seyirli muhteşem cümlesini başlık olarak seçmiştim.

Dün tuhaf bir gün oldu benim için. Şöyle ki bu yazıya başlamadan hemen önce hatrımdaki bir filmi sizlere de anımsatmak istiyorum. Lakin filmin adını, yönetmenini yahut oyuncularını hatırlamıyorum. Filmde bir kızcağız metroya biniyor bir de beş dakikalık bir arayla metroyu kaçırıyor. Her iki durumdaki olaylar zincirini izliyorsunuz filmde. Ama bu filmle ilgili hiçbir şey hatırlamam da tuhaf, belki de çok eskilerden kendi kafamda yazdığım bir senaryodur. Anıların çoğu kendi kafamızda şekillendirdiğimizden ibaretmiş ne de olsa. Misal;

Durum 1: Nils ve ben aylar öncesinden konuştuğumuz konser için gün içinde birbirimizden heyecanla teyit alıyoruz. ofiste 6'da başlayan toplantı en fazla 8:00'e kadar sürüyor tahmin edildiği üzere, hadi en fazla 8:30 olsun. oradan taksiye atlıyor nils ile sözleştiğimiz yerde buluşuyor ve konuşarak gülüşerek konser salonuna gidiyor, nefis de müzik dinliyoruz. Güzel bir şey yapmış olmanın saadeti ile çıkışta Touchdown'a uğruyoruz, eski dostlara bile rastlıyoruz, sonra ev, uyku, iş. Normal olan bu olsa gerek, dimi ?

Durum2 : Nils ve ben aylar öncesinden konuştuğumuz konser için gün içinde birbirimizden heyecanla teyit alıyoruz. 7.30 da bitmesini umduğum toplantı 8.45'e dek devam ediyor ve tabi ben de oturduğum sandalyeye adeta yapışıyorum. Endişeye mahal vermiyor, zamanı israf etmeden bir taksiye atlayarak sözleştiğimiz yerde buluşuyoruz nils ile. Ayaklarımız popomuza vura vura yetişme çabasıyla konser salonuna varıyoruz ki 9:10'da bizi içeri almıyorlar. Türkiye'de vaktinde tek başlayan konser malesef David Helfgott konseriymiş , bunu da öğrenmiş olduk. Şansımıza küsüyor, direkmans Touchdown'a gidiyoruz. Eski dostlara rastlıyoruz. Selamlaşmalar, kısa süreli konuşmalar. Zaman ilerleyince içkiler de bitince artık evlere uzayalım diyor oracıkta nils ile yollarımızı ayırıyoruz. Amacımız çok geç olmadan eve varmak. Ben ama düşündüğüm kadar erken varamıyorum eve. Üstümde bir uğursuzluk var o gün, halbuki günüm gayet sakin ve olması gerektiği gibi geçmiş.

Sol şakaktan başlayarak gözüme uzanan bu şişlik, sol bacağımdaki morluk, sağ kolumdaki ve alnımın sol kısmındaki ağrı ve acı ile aynaya baktıkça şimdi hiç olmadık şeylere kafa yorduğum, gereksiz depresyonlara girdiğim için kendimden utanasım geliyor her seferinde.

13 Eylül 2009 Pazar

-tomorrow is another day or the same day again

Daha iki gün önce depresyondayım diye yumruklarım sıkı, gözlerim kapalı ayaklarımı yere tepen bendeniz, her nedense şu an bitmek bilmeyen bir mutlulukla yatağımın içinde bu satırları yazıyorum. Neden bilmiyorum, mutluluktan uykum filan kaçtı. üstelik kaşlarını çattığında kaşının tam başlangıç yerinden alnına doğru düz çizgiler çıkaranlardan olmama rağmen. bu kişiler depresyondan kolay bir çıkış yolu bulamıyorlarmış.

Güzel insanlarla güzel yemekler yedim, ondan olabilir, yönetmenimlen de buzları erittim bu da olabilir ama kendimi kandırıyo olabilirim ya da o beni kandırıyo olabilir, bu konunun üstünde bu hafta düşünücem.

Yahut balık yediğim için mutlu olabilirim evet, balık yemek insanı mutlu ediyor. bu da olabilir sebebi.

Yakında kendime güzel bir elbise hediye edeceğim hissine kapılıyorum belki de mutluluğumun tek sebebi bu.

Diğer yandan Gümüşlük'e yola çıkmak üzere biletimi çoktan almış ve bu konunun bahsini sevgili anneciğim ve babacığıma geçirmişken nasıl oluyor da sanki ilk kez söylemişim gibi bana manasız tepkiler veriyorlar, buna ben hiçbir mana veremiyorum. Size bir çift lafım var: kendinize gelin. Bir çift lafım daha var: sizden hoşlanıyorum. Bir düzine laf daha : yaz tatilinde sizinleydim işte, bayramda istanbul'da olmak ölümden beter, bağlasan durmam , duman olur uçar giderim, o derece, ama küsmeyin bana haftasonu gelicem olur mu? İyi günler.
Gümüşlük günlerim yaklaşıyor diye de olabilir mutluluğumun sebebi, zira Tuğçeciğim orada beni dört gözle bekliyor. Herhalde çıplak ayakla dolaşıp güzel şeylerden bahseder ve gülüşürüz ve birlikte uyuruz ve iyi hissederiz.

İşler kötü gittiğinde yahut utandığım anlarda ise dilediğim sadece üç şey var:
1) su gibi likit bir şey olmak, o anda yere dökülmek ve yayılmak ve sonra buharlaşarak yok olmak
2)o dakika ülkeyi terkedip başka bir ülkeye yerleşmek ve kendime yepisyeni bir hayat kurmak
3)başıma geçici bir rahatsızlığın gelmesi ve insanların içinde bana kontrolsüz bir sevgi geliştirmesi sonucu yaptığım sakarlığın yahut dikkatsizliğin bu şekilde unutulması.

evet hepsi bu, söylemek istediklerim bunlar, bu da hayatımın en boktan postası olsun.

7 Eylül 2009 Pazartesi

'mozart dinlemeyi çok seviyorum, türkiyeye gelirse mutlaka konserine gideceğim' diyen küçük emrah, büyü artık bebeyim !

6 Eylül 2009 Pazar

Bitlenmek ayıp mı ki ya ?

Yıllardır kendi çapımda ufak ufak pazar araştırmaları yapıyorum,eş dostun ilkokul yıllarında kaç kez bitlendiğini öğrenmeye çalışıyorum. ama nedense herkes de artis gibi 'a evet ben de bi kez bitlenmiştim' diyor. BİR KEZ bitlenmek ne demek ulan? ben neden bin kez bitlendim o zaman ?

Biz de varoşlarda büyümedik herhalde. Bildiğin modada asortik bi ilkokula gittim ben, hatta ben önlük bile giymedim. forma giyerdik, o derece klastı yani, peh peh.

ama benim kan grubum mudur artık nedense ben bitlerle baya iç içe geçirdim ilkokul yıllarımı. o yeşil-beyaz renkli şişeler benim kafamdaki bitlere bir türlü tesir etmediler, ben o gereksiz şampuana bulandıkça daha da asabiyete iştigal ettiler, çoğaldılar da çoğaldılar.

Bi gün zavallı anneciğim öfkeden saçlarını yolarak 'yeter bee sen benle aynı yatakta uyuyosun neden sen bitlenmiyosun bee?' diyerek babama olan gelmiş geçmiş tüm öfkesini kusmuştu. evet o yıllar, benim kafamdaki bitler artık evdeki huzuru da kaçırmıştı. Evliliklerinin mutluluğunun azalarak artan bir gidişata sahip olduğunu gören annem, yuvamızın huzurunu geri getirmek adına, ben 6.sınıfta iken (evet ortaokulda da bitlendim) kafama gazlı su dökme, böcek ilacı sıkma, hatta bazen böcek ilacı hamlesinin akabinde vakit kaybetmeden kafamı poşetle sarma girişimlerinden sonra son çareyi saçlarımı boyamakta buldu. Bunu bilenler de çoktur ama ben yine de bahsini geçireyim; boyadaki amonyak bitleri öldürür. arının soktuğu yere çişimizin içinde amonyak olduğundan ötürü işememize eş değer bir işlem bu. ama bilmiyorum kafamıza işesek tüm bitler ölür mü.

Koyu kestane olan saçlarımın güya tıpatıp aynı renginde boya alan annem, daha 12 yaşındaki kızının saçlarını ilk kez boyadı, lakin boyama sonrası beklenen 40 dakikanın sonunda elde ettiği rengi gördüğünde gözlerini fal taşı gibi açıp sağa sola kaydırarak 'ay hiçbir fark yok, hiç anlaşılmıyo işte' dedi bana.
ben de gözümle gördüğüm şeye inanmak yerine anneme inanmayı seçerek sonsuz bir özgüvenle okula gittim.

Rengin çok daha koyu ve yapay olduğunu görüyor, ancak kendime bile yalan söylüyordum.
Herkesler ve herkes benlen 'alay geçtiği' halde nedense aynı sırada oturduğum ve o yılki en yakın arkadaşım olan kız (ortaokulda her yıl en yakın arkadaş değişirdi elbet) bu konuyla alakadar tek bir kelam etmiyordu. Tabi ben artık onun da bir şeylerin farkında olduğunu anlamış ve ona açıklama yapmayı hüküm giymiştim. evet, kendimi bir suçlu gibi hissediyordum.

'dün akşam inanılmaz bi şey oldu, babamın dolabını açtım ve dolabın içindeki tüm mürekkepler üstüme devrildi, hepsi saçlarımı boyadı böyle'

diye dünyanın saçma cümlesini kurdum.ama kız yine de suratıma manasızca bakarak sükunetini korumaya devam etti.
Hem şişko, hem çirkin, hem de bitliydim ama o yine debeni seviyordu. üstelik benim yüzümden yaklaşık bin kere filan bitlenmesine rağmen.
Kendisine buradan sevgiler, programı izliyorsa artık bitlenmediğimi bilmesini istiyorum. Bi de hala bu dünyadan en çok bitlenen ben miydim diye düşünüyorum gerçekten. Neden ben ya neden ?..

5 Eylül 2009 Cumartesi

bana bi şeyler oluyör

yaz,gönder,kur,koy,kaldır,hopla,otur derken geçmişteki ufak detayları yakalayıp bunları hikayeleştirme uzvumu kaybettim, kötürüm oldum. Neyse ki google' a her zamanki düz mantığımla 'el şeklinde sabunluk' yazışım, akabinde resmi farklı kaydet,masa üstüne kopyala,bloga yükle,masa üstünden anında sil komutları ile beraber bloga biraz hareket katmış oldum. sanal hayat böyle gider iken günlük hayatta iş çıkışları bildiğin direkt eve gitme, tv karşısında yayılma, hatta hiç kımıldamadan olduğun yerde uyuyakalma sendromuna yakalanmış buldum kendimi.

Filmlerdeki metropol kadınları gibi eve vardığımda büyük balon bardaklarda 15santilitre şarap içip ellerimle alnımdaki saçları geriye doğru atsam, ellerimi aynen ensemde birleştirsem ve bu saçma hareketi orada tam bitirirken gözlerimi kapatıp 'oh ne gündü ama ' desem ben ve ertesi gün de kalkıp yine dümdüz fönlü parlak saçlarla işe gitsem fena mı olur ha?

Olamaz işte yalan o, bi kere her şeyden önce benim saçlarım kıvırcık ve her zaman benim kontrolüm dışında hareket eder, dolayısıyla saçlarımın benden tamamen bağımsız değerlendirilmesi gerek.

Sonrasında o 15 santilitre şarap da 70 santilitre filan olur bir başlayınca, ertesi güne pert olurum. Bir de ben biracıyım, lıkır lıkır içiyorum birayı, göbek möbek umrumda değil.

Oh ne gündü ama da diyemem. Yani zaten olay şöyle olmuyor ki, yoğun, stresli bi gün geçiriyosun, eve gidince oh güllük gülistanlık, her şey bitmiş gitmiş, kafan rahat. Yok öyle bi hayat, rüyamda bile benim yönetmen teyzeyi görüyorum ben.

Etrafta küllük bulamayınca iğrençliğini bile bile istemeyerek de olsa sigara, bazen su dolu bardağın içinde söndürülür ya, o izmarit suyun içinde bekleye bekleye suyu sarartır, suyu içemezsin, lavaboya da dökemezsin. İşte stres sanki, vücudunun bu sıvıyla dolu olması hissi gibi. musluğumu açsam da şu kirli suyu akıtsam istiyor bu can.

30 Ağustos 2009 Pazar

feride krugır


ana-babalarımızın, dedelerimizin evinde aile fertlerinin sabunun ıslak olmasını fırsat bilerek anında bir adet metalik efes yahut kola kapağını sabuna geçirmesi sonucu, şekilde görülen kırmızı tırnaklı muhteşem zarafetli elin içindeki mıknatısa yanaşacak şekilde de sabunu tersten havaya doğru ittirerek yerleştirmesi sonucu ortaya çıkan görsel şölen.

üstelik duvardan öylece fırlaması da bize yıllar sonra değerlerine sahip çık, geçmişini unutma, öp elimi diyor adeta.

25 Ağustos 2009 Salı

cahil zükela

Cinsellik üzerinden prim yapmaya çalışan yayınlarla oldum olası yakınlık kuramadım.Millet Lombak ve Lemanyak'a katım katım katılırken ben ekşimiş yüz ifadesiyle nesine gülsem diyerek rahatsızlık duymuşumdur hep.Lakin gelgelelim, bir bloga fena halde dadandım. Bu blog ilk bakışta pis ağızla cinsellik konuşan bir adamın postaları gibi görünse de içeriği itibariyle birçok sosyal içerikli (!)konu hakkında da fikir sahibi edinebilmesini sağlıyor insanın. İsveç hakkında az çok bilgi sahibi olabiliyorsunuz mesela.

Yalnız şöyle bir durum sözkonusu ki, şimdi bu adam böyle zaman zaman kadınlar ve yatak hikayeleri hakkında pis pis konuşsa da ister istemez tüm erkekler de böyle mi lan kaygısına kapılıyorum bir kadın olarak. Şort giymesem mi acaba diyorum, dolmuş şoförü parayı uzattğımda hafif gülümsemiş ise 'yoksa beni bu kısa şortum yüzünden zükmek mi istedi ?'diye düşünüyorum,bana selam veren fırıncı adama 'ziktir seni ancuk kafa'diyorum içimden.
Paranoyalarla yaşar, kapı dışarı çıkamaz oldum, dostlar.
Kadınların hep ayıpladıkları, akılları ermeyen 'erkek muhabbetleri' sanıldığından daha da leş olabiliyormuş meğer.

Blogda yazılan yazılara bazı bazı yapılan yorumların da blog yazarı tarafından yazılmış olabileceğini düşünüyorum, yazım dili benzerliğinden ötürü. Bilemiyorum, belki de bu da bir paranoya.

Bu yazar kişinin takip ettiği, aynı konsept üzerine açılmış bir ton blog var. Evli bir adamın hikayelerini kötü bir dille anlattığı bir blog da var. Kötü bir dil derken, pis bir ağızdan değil(zaten pis onu geçtim de), kötü bir edebiyattan, başarılı bulmadığım bir anlatım dilinden bahsediyorum. Ama 5postalı amcaya bu konuda kötü söze bir hacet yok.Diğer yandan şu de'ler da'lar olaylarına fazla takılıyorum, bağlacı ayrı yazın kardeşim hiç mi merak etmediniz bu yaşınıza dek hangisi bağlaç hangisi değil diye?! öf.

Bir de birtakım kadın kişiler de kukulu mukulu bloglar yazıyorlar. Bini aşkın okurları var,görünce kıskanmamak elde değil. Lakin ben de sarışın uzunca boylu bir er kişi beni soldan alıp sağa savurdu tüm gece, öpüşler, sevişler gırla gitti diye anlatsam misal, benim de herhalde o vakit binlerce takipçim olur, yazdığım her postaya boş-dolu bin tane okur yorumu bırakılırdı.
öyle durumlarımız yok da mı yazamıyoruz, biz insan değil miyiz? İyigünner.

21 Ağustos 2009 Cuma

Bir maruzatım daha var

Erkeklerin tuvalete girip ayakta işedikten sonra klozet kapağını işedikleri pozisyonda , yani açık ve arkaya yaslanmış bir vaziyette bırakmalarından nefret ettiğim kadar riyakarlıktan bilmem neden nefret etmiyorum be. Evime gelmiş bulunan tüm ama istisnasız tüm eş,dost,akraba er kişiler bunu yaptı. Hepinizden nefret ettim o an işte ben. Bu da böyle bilinsin.

Ramadan Otel

İçimde bir dostun kedisine isim anneliği yapmanın gururunu taşıyorum.Birinin evladına süt anneliği yapmış gibi bir hissiyata kapıldım.Süha ve Mehmet birlikte halı saha maçı yapacaklar allaa kısmet eyler de bize o günleri gösterirse. Ramazan konsepti gereği böyle konuşmayı uygun buluyorum. Zira ofis çevresi tüm restoranların açık olduğu halde yemek çıkarmaması beni zorunlu oruca sürükledi. Ben buna adanadürümorucu diyorum.Sadece adana dürüm yemek serbest bana bir ay boyu.Bana aş veren tek yer Köy Sofrası denen Anadolu konseptli, içinde Anadolu'ya ait herbir türlü objeyi barındıran, masasının üstünde ters çevrilmiş tabaklarının, içine peçete konmuş su bardaklarının tam yanına dantelli mini yastıkları özenle yerleştirilmiş, duvarlarında uzanan kilimin daha da uzanarak bitmek bilmemesi ve hatta yere bile erişerek tüm zemini kaplaması anında müşterilerine boy boy nargile hizmeti sunan eşsiz bir lezzet diyarı. Biri sizi o kilimin üstüne yatırmış da rulo yapmış, sizi de içine dolamış hissi veriyor adeta. Kilimin içinde kilim gibi dolanmış adanadürümü yiyorsunuz.

Köy Sofrası'nın da gün için pek hazırlık yapmadıklarını 12- 13 yaşlarındaki garsonun 'normal cola mı diet mi?' diye sorduktan sonra verdiğim cevaba istinaden koşarak karşı bakkala gitmesi ve elinde bir adet kutu colayla dönmesinin akabinde, 'abla lavaş mı olsun pide mi?' sorusuna karşılık da hızlıca yandaki fırına gidip elinde bir lavaşla yine hızlıca ve tedirgin dükkana girmesinden anlamıştım. Bunun haricinde manavdan gidip bir adet marul da aldı dürümün içine koymak için.

Her gün yemek yediğim yerde yemek olmadığını görüp 'Bu ne saçmalık ya Ramazan diye herkes oruç tutmak zorunda mı? Bi daha da hayatta gelmem' diyerek dev bir artisliğe de imza atmış bulunuyorum. Lakin şimdi çok pişmanım. Sadece 'Bu ne saçmalık ya Ramazan diye herkes oruç tutmak zorunda mı?' diyerek son cümleyi söylemeden oradan uzaklaşmalıydım. Gelgelelim Ramazan bir gün bitecek .Bundan sonra orda yemicem diye kimsenin uykusunun kaçtığını da sanmıyorum. pöf.

20 Ağustos 2009 Perşembe

how much to do to be punished

Rüyamda çalıştığım bölümün yönetmenini görüyorum. Sabah işe gidiyorum yine onu görüyorum. İri cüssesiyle tüm hayatımı dolduruyor. Ben evimde uyuşmuş 23:00 suları yayılmakta iken kendisi o sırada inbox ımı bombalıyor.

Bu kadar iş güç yoğunluğundan ötürü de gündelik şeyleri unutur oldum. Bir defterim var her şeyi ona not alıyorum. lakin bazen ben bile anlamıyorum, benim defterim bana, sahibine yabancılaşıyor.

Gültekin'i ara, yarına kadar gelsin.Shit

2 ucu tost olacak.

böyle notlar var defterimde. bir de sadece telefon numaraları. İsim yazmamışım. o an işime yaradı ve önemsemedim diyerek geçiyorum.Gültekin kim ? ve Shit neden demişim? 2 ucu tost olmak ne demek? bu bir deyim mi?yoksa ben çift karakterliyim de içimdeki şeytan mı yazıyor bu deftere? Neyse ki bu eski defter, herhalde işi hallettiğimde beynimin boş alan yaratmak için otomatik olarak sildiği bilgi yuvası.

evden işe doğru yola çıkınca yol boyu gerçekleştirmem gereken aktiviteleri ise sürekli olarak defterimi çıkarıp bakamayacağımdan elimin üstüne minik notlar alarak hatırlatıyorum kendime. Akbil doldur, bankaya uğra, para çek,migros gibi gündelik şeyler elimin üstünde. Bir de Şaziye yazıyor. Akbil-para-banka üçlüsünün arasında Şaziye'yi bir yere konduramıyorum. Baktıkça bakıyorum Şaziye'ye.

19 Ağustos 2009 Çarşamba

Soner Olgun ve annem arasındaki sonsuz dostluk


Ben doğmadan önce babamla beraber askerlik yapmış olmaları, hayatımda bir kez olsun görmediğim bu kişiyi benim Soner Amca'm yapmıyor, anneciğim de keşke bunu anlayabilse. 20 yıldır onu her televizyonda görüşünde binlerce çocukluk anımız varmışçasına elem ve hasretle televizyona bakmış olsa bile bundan sonra yapmasa ve 'aa soner amca'n çıktı' demese keşke.

17 Ağustos 2009 Pazartesi

Askerlik mevzusu hakkında ben de bir kelam edeyim artık

Sevgili dostum Metin askere gitmeden bir iki gün önce bitmeyen bilmeyen bir gerginlikle internette sabaha dek askerlik yapacağı yeri öğrenmek maksadıyla şu askerlik şeysi linkine tıkladı da tıkladı. Lakin binlerce mehmetçiğin aynı anda aynı siteye yüklenmesi de siteyi dondurdu tabi.

Ben nedense Metin sanki ÖSS'ye girmiş de sonucuna bakmak için can atıyormuş gibi onunla heyecanlandım.O da benim bu sevincime anlam veremeyerek bana kızdı. Ben de yorgun düşüp uykuya daldım zaten.

Sabaha karşı bana sadece Silopi/Şırnak yazan bir mesaj göndermiş.
Bir insan uykusunun arasında maximal ne kadar saçmalar?
Ben bu Silopi'yi Sinop olarak gördüm, hatta 'neden bir de Şırnak yazmış ki?'diye şaşkınlığa düşerek 'oh iyi yere gidiyor'diye sevinip tekrar uykuya daldım.İyi yer derken neyi kastettiğimi de bilmiyorum. Hiç askerlik yapmadım, neresi iyi neresi kötü bilmem. Rüyamda da sabaha dek Sinop sokaklarında koşturdum, kaldırımlarında topaç salladım. Zira ben hiç Sinop'a gitmedim dostlar, nasıl bir yerdir onu da hiç bilmem.Yani kısacası Sinop hakkında hiçbir fikir beyan edemem.Sinop hakkında söyleyebileceğim tek şey tanıştığım her Sinoplunun renkli gözlü olduğu genellemesidir.
Fransa'da 18 yaşına gelen er kişileri toplayıp bir yerde öğlen saatlerine kadar 'bakın,savaş sadece insanları öldürmek değildir, aynı zamanda insanları korumaktır gençler!' temalı bir film izletiyorlar. Sonra üstüne hep beraber öğlen yemeği yeniyor, sonrasında ellerine bizim tezkere dediğimiz sertifikaları verip evlerine yolluyorlar. Akşam bile olmadan askerlikleri bitmiş oluyor böylece.



Yetkililere sesleniyorum,bizi aydınlatsınlar,
bizim al yanaklı Metin'in Pierler'den , Jan Bapstislerden ne eksiği var ha?

izlanda'yı tebrik ediyorum

Yeni tanışıklığım olan birinin ağzından İzlanda yolculuk hikayelerini dinledim. Anlattıkları doğrultusunda gaza gelip Google'a dümdüz bir mantıkla izlanda yazdım. Vikipedide iklimi için çok soğuk değldir yazmasına rağmen, orada kısa bir süre ikamet etmiş bu genç arkadaş, bana oranın gayet soğuk, karanlık ve kasvetli bir havasının olduğunu söyledi. Bir ülkenin, yörenin fiziki şartları orada yapılan müziği de etkilediği bir gerçek. Karadeniz'in yerel müziği ile Ege Bölgesi'nin müziği arasında farklılık olması durumu gibi, İzlanda'nın kasvetli havasını soluyan gençler de haliyle kasvetli, insanın içini daraltabilen müzikler yapıyorlar. Björk ve Sigur Ros vesilesiyle bu tespiti yapıyorum. Yok ben ikisine de bayılırım. Kötülemek niyetli kelam etmiyorum. Björk'ün her bi şeysinin de sanat eseri olarak nitelendirildiğini, video kliplerinin bile sinema-tv okullarında derslerde gösterildiğini, bunlarla ilgili ödevler verildiğini de ayrıca eklemek isterim.

Diğer yandan İzlanda hakkında öğrendiğim bir diğer eşsiz bilgi ise herkesin ama istisnasız herkesin bir enstrüman çalması oldu. Sokaklar bomboş ve sessiz iken herkes evinde müzik yaparmış.Böyle yaşıyor adamlar. O halde hemen basit bir orantıyla her şeyi çözüme kavuşturalım;

200.000 nüfuslu bir ülkede 2 ünlü müzik grubu ve insanını tüm dünya tanıyorsa

70.000.ooo nüfuslu Türkiye'de X kadar kişi tanınır

__________________________________________________

Bu basit orantıya göre X = 700 kişiye tekabül ediyor. Biz de izlanda gibi olsaydık bizim de 700 tane müzisyenimiz dünya çapında ün yapacaktı yani.

11 Ağustos 2009 Salı

Tramvay Güncesi IV

Dün tramvayda düşmememizi sağlayan şu deri yukarıdan sarkan kayışlara tutunmuş ineceğim durağın gelmesini bekliyordum. Aynı anda karşımda duran poşetli amca beni sanki birine benzetmişçesine gözlerini ayırmaksızın suratıma bakıyordu. Ben de uykulu gözlerle görüntülenmekten hazzetmediğim için evden çıkar çıkmaz gözlük takma adetini yıllar önce kendime edinmişitim. dolayısıyla tam anlamıyla gözgöze gelemiyorduk, bu da beni rahatlatıyordu. Otobüste,tramvayda v.s. uykudan yeni uyanmış yumuk gözlerle etrafa bakan orta yaş grubu göbekli keltoş adamlara kendi yumuk gözlerimle bakmak, sanki yanyana uyumuşuz da uyanmışız hissi veriyor, hoşlaşmıyorum. 

Bugün ise tramvayın içinde aynı yerde beklerken, dünden farklı olarak karşımda japon mu çinli mi vietnamlı mı asla ama asla kestiremediğim Tsubasa gibi çekik gözlü 17 18 yaşlarında bir çocuk vardı. Çocuk da bana mal mal baktı. Ben de ona baktım. Bu kez heyecanla bekledim gözlerini kim çekecek diye. Tsubasa sanki bir şey diyecek oldu, dile gelecekti tam, derken yolculuk esnasında tutunduğumuz deri kayışların sarktığı metal borulara tutunarak barfiks çekmeye başladı. Ben o an şoka girdim. Aynen otobüste şarkı söyleyen genç metalci arkadaşlar gibi Tsubasa da tramvaydaki herkesi mutlu etmişti.

Bence tramvaydaki insanlar sevgiye ve biraz harekete aç. Sanatçı olsam tramvayda bir performans yapardım diye düşündüm ben de. Atatürk'ün ilk olarak şapkayı Kastamonu'da giymesi gibi 2010 etkinlikleri de önce tramvaylarda yapılsın.

sanatsever bu kişinin gözlerinden öpüyorum

İş yerinde bağlı çalıştığım yönetmenin İstanbul'un bir muhitinde bir sanat galerisi var. Bu galeriden bize kullanılmayan koskocaman bir masa gelecekti,birkaç gündür ofiste konuşuluyordu. Nihayetinde bugün masa geldi. Aslında masa gelmedi, kocaman bir cam geldi onun yerine. Galeride çalışan çocuk 'masanın ayakları galeriye ait onları veremem' diyerek bize yalnızca koskocaman bir cam parçası yollamış. Kendisinin nadide bir insan olduğunu düşünüyorum. Kısmet olursa kendisini yakından tanımak, onunla piknik yapmak isterim.Bu camı getiren amcalar mı yoksa galeride çalışan nadide arkadaş mı bilemiycem, kırılmasın diye de büyük büyük battaniyelere sarmışlar camı. Ayaksız biz bu masayı napıcez dediğimde amcalarla birkaç saniyelik birbirimize manasızca bakıştık. Onlar da 'vallaağ bilmiyoruz , elimizden bi şey gelmez' hareketi yaptılar, elleri iki yana alınları da gökyüzüne doğru açıldı.
Galerici arkadaş, buradan sana sesleniyorum, adını öğrendim, bir gün oraya gelip yüzünü zihnime kazıyıp, büstünü Fındıklı Parkı'na astırıcam.

5 Ağustos 2009 Çarşamba

Avusturalya'daki istiridye toplayıcılarıyla ilgili bir filmden

-eğer yatakta iyiyse ve hemi de duygularınla oynuyorsa, bu kombinasyondan uzak durmalısın dostum.

bu adama bu lafı söyletenin alnını , söyleyen adamın da ağzını öpmek istiyorum.( ayıp kaçmazsa tabi)

4 Ağustos 2009 Salı

iyi bi falcı biliyo musun yükselenime baktırıcam 2


az önce ağlamakla iligili bir kayıt yazmış iken ben bu melankolik halimle yatağıma uzanınca aklıma selami şahin geldi.neden bilmiyorum adam peruk mu takıyor yoksa saçlarını mavi-siyah boyayla boyuyor mu halen çözemedim.Erol Evgin'i çözdüm ama, onunki peruk. Bu selami amcanın çocukluk yıllarımdan aklımda kalan şöyle bir şarkısı var:

Çall dertli udum çaaaal...

ben bun hep şöyle sandım

Çaal dertli budum çaaal..  

ve burda ne demek istedi diye bir an olsun düşünmedim. aynı şeyi birazdan evime damlayacak,koynuma girecek sevgili dostum yeşim de Tarkan'ın kuzu kuzu adlı parçasında yaşamış. orjinali;

çiçek gibi tazecik kıymetli bi tanecik ooooo 

olan şarkıyı yeşim

çiçek gibi tazecik kıyma gibi tanecik ooo

diye söyledi yıllarca.

Bir de her bir yerde çalan serdar ortaç abimizin gerçekten hangi dilde seslendirdiğini anlayamadığım bir parçası var. insanlara sordum ve her birinin verdiği cevabı aynen değiştirmeksizin yazıyorum:

sebebini sevenlere sen her gece aşkolsuuuun

sebebini sen mi sevdin sen her gece aşk kokusuuuu

sebebini sevenlere sen her gece aşk korksuuun

jkahjhdjhkfdlflglgjlgjlkg    aç konsuuuuun

gibi bir şey. yahut başka bir lisan, biz anlamıyoruz. ha çok dinlediğimizden sevdiğimizden değil de  serdarın bildiği ve bizim bilmediğimiz ne olabilir acaba diye de insan merak ediyor işte.

iyi bi falcı biliyo musun yükselenime baktırıcam

ağladıktan sonra gelen şu rahatlama hissini seviyorum.evden çıkarken ne unuttum ne unuttum diye düşünür huysuzlanırken, günün ilerleyen vakit dilimlerinde aklımıza gelen, elimizden gidip onu evden almak gelmese bile verdiği rahatlama hissiyle benzeşiyor bence.

Bi de yemekten sonra, sevişten sonra değil de ağladığım zaman sigara içmek istiyorum ben. Bana sadece tek bir eylem gerçekleştirirken sigara içeceksin seç bakalım dese delirmiş biri mesela, ağlarken derim. Çok da ağlamadığım için az sigara içmiş olurum böylece, al yanaklı bir hacer olurum.

ağladığım gecenin sabahında gözlerim yumuk yumuk oluyor, sabah beni görenler nen var dediklerinde de çok uyudum ondan ya da hiç uyuyamadım ondan diye yalan söylüyorum. Hangisini söyleyeceğime tam o an karar veriyorum.Bazen o kadar yumuk oluyorlar ki ben björk müyüm acaba diyorum , buz koyuyorum gözlerime.

sen bana ihsan eyle yarab.

ich hab' Scheissfieber

İmece kardeş ile alay etmiştim. Nadide bir insanın nadide bir kardeşi oluyomuş demek ki. 1ağustos itibariyle hastalık belirtileri göstermiş ve 4 ağustos itibariyle işten eve geri iade ile yataklara düşmüş bulunmaktayım. Kader kısmet diyelim.

Yıllar önce yatılı okulda okuduğum vakitlere tekabül eden blue çağı dönemimde bir gün inanılmaz ateşlenip gerçekten kolumu bile kaldıramayacak kadar bitap düşmüştüm.Yatılı öğrenci olunca da haliyle başınızda ana baba olmuyor, ya sizin yaşınızdaki veletler imdadınıza yetişiyor ya da durum daha vahim ise o zaman yatılı okulda sizle beraber kalan hocalar devreye giriyor.(bkz mahmut hoca) İşte ben unutamadığım yüksek ateşten önümü bile göremediğim bir gece Mehtap denen herkesin sevdiği ama benim nedense samimiyetsiz bulduğum bir kadın, 4 adet minik buz torbasını iki koltuk altıma ve dizlerimin arka taraflarına(kırılan yerlere işte) yerleştirmek suretiyle maximal 15 dakika içerisinde benim ateşimi düşürdü ve normal hayatıma geri dönüşümü sağladı. Hatta o kadar emindi ki, buz torbalarını koydu ve ateşimin düşmesini beklemeden gitti.

Ben de bu taktiği birkaç yıl önce Münster'deki yüksek ateş ve üşümekten dişleri birbirine takır takır vuran kapı komşuma uyguladım.Ben Mehtap Hoca gibi artislik yapıp başından gitmedim ve gerçekten 15 dakika sonra bu arkadaşın ateşi düştü.Bu eşsiz bilgimi onunla paylaştım.Bu arkadaş da gavur memleketlerde bu bilgiyi paylaşarak insanlık namına işlevsel bir adım atmış olmuştur diye umuyorum.

Bu bilgi paylaşım platformu sayesinde edindikleriniz doğrultusunda siz dostlarım da bir gün ateşiniz çıkarsa aynı taktiği uygulayabilirsiniz. İşe yarıyor. 

Az önce veteriner bir arkadaşın tavisyesi üzerine hayvandan anlıyorsa insandan da anlar,biz nasıl olsa konuşarak derdimizi anlatabiliyoruz mantığıyla bir buçuk saattir içinde kıvrandığım yorganın altından çıkıp kendimi mutfağa attım.terlersem içimde bana kötülük eden toksinlerden kurtulabileceğimi söyledi. ben de kendi yatağımda mini bir sauna oluşturdum. Bir de böyle deneyelim bakalım. 

Kolumuzun altına neden koltuk altı dediğimiz de aklıma takılan ama efsanesini günün birinde bir şekilde öğrenmeyi umduğum ayrı bir bahis konusu.

3 Ağustos 2009 Pazartesi

haliç yolcusu kalmasın

Dün gündüz saatlerinde izel-çelik-ercan üçlüsü benim başlattığım içkili cumartesiler out, erken pazar kahvaltıları in kampanyasına destek vermek maksadıyla bir araya gelerek galata ve tünel arasında güzel müzikler dinleyerek, uykudan yeni kalkmış yumuk gözleriyle leziz ve zengin bir pazar kahvaltısı yaptılar. Ancak bu kahvatıdan çok bir brunch havası taşımaktaydı. Saat 3 te kahvaltı olmaz. Daha sonra Çelik'in evine giderek ,beraber şarkı söylediler, tombala oynadılar(şaka şaka oynamadılar).  Sonra hızlarını alamayıp neden evde oturup sigara içiyoruz dostlar hadi deniz havası alalım dedi, ercan. İzel de nası yani diye şaşırdı. Çelik ve Ercan için bir pazar ritüeli olan Kasımpaşa'ya giden motorları kiralamak ve boğaz sefası sürmek planından sevgili izel o güne değin bihaberdi. Üç genç popçu 30 yetaaleye el ele kol kola minik bir deniz motoru kiralayarak denizin ortasında mutluluktan kollarını bacaklarını dört yana açıp gülücükler saçarak kısa da olsa hoş bir boğaz gezintisi yaptılar. Motor deyince zihinlerinde kocaman bir motorlu deniz taşıtı hayal edenleri kınadılar. Zira o kiralanan motorun yanında motordan daha da büyük sandallar mevcut idi. Gençler sevinçten dört köşe olup birer sigara içtiler. Haliç'in suları elemi ve kederi onlardan fer tuttu. 

amma o ne büyük keyifmiş azizim. 

İzel hafızası pek iyi olmadığından , bu güzel hatırayı unutmamak için yazıya döktü, günlüğüne notlar aldı.

Görüldüğü üzere grubun dağılması dostluğun da bitmesi anlamına gelmiyor .

Ercan ve Çelik' e buradan kucak dolusu sevgiler.

31 Temmuz 2009 Cuma

sanal aşka hayır sanal sekse evet

rabbime bin şükür, şu hayatta halen genç bir insan olmamdan ötürü küçük yaşlarda hayatıma giren internet vesilesiyle çet yaparak tanışıp kaynaştığım biri olmadı. Sicilim temiz, bunu özgeçmişime bile eklemek istiyorum. Dolayısıyla 'bi buluştuk, adam- hatun feciydi aağbii alakası yoktu fotoğrafıyla' filan gibi sohbetlere hiç dahil olamadım.Olduysam da hep pasif rol oynadım. Zaten hayatımda da hiç ' bi buluştuk g.tüm düştü' filan gibi bi duruma da rastlamadım. Nedense yüzünü bile görmediğin birine yaşamından bir paylaşım alanı yaratma fikri,aşkı memnu'nun geçtiği evdeki havadan bile daha fazla geriyor adamı.

sanal ortamda tanışan insanlar belli bir miktar çet sonrası buluşuyorlar mesela, bi şeyler içiyorlar bi yerlerde(bir dünya klasiği), önce çekingen tavırlar filan ya da belki aşırı rahat (kişiye göre değişir heralde), sonra birbirlerinden hoşlaşıyorlar, öpüşler, sevişler geliyor ardı sıra. Aradan mesela aylar ya da yıllar geçip de oturaklı bir ilişkiye dönüşmüş olan bu sanal ilişki çiftleri, 'ay ilk buluşmamızda sen beyle beyle demiştin bebeyim ya' felan gibi şeyleri romantik buluyorlar mı acaba bunu gerçekten merak ediyorum. 

Zaten hiçbir şey doğal sürecinde gelişmemiş ki bebeyim!

Sevdiceğinizin çift taraflı bantla ağda yapıyormuş edasıyla, yüzünde sadece memurlarda bulunan bir memnuniyet ifadesiyle yapıştır ve hemen çek yöntemini kullanarak evdeki kediler yüzünden şortunuzun üstüne yapışmış tüyleri yok etme çabası ve 'tamam şimdi diğer tarafa dön' deyivermesi bile internet ilişkilerinden daha romentik olabileer.

28 Temmuz 2009 Salı

insan inbox'ından korkar mı?

ada kafası

gözlemlerim sonucu vardığım netice doğrultusunda söyleyebilirim ki bu sene de her yıl olduğu gibi mini mini bağyan arkadaşların denize tamamen dalmadan hemen önce en fazla bir saniyelik popoyu dışarıda tutma eylemi  başarıyla sonuçlandı. Güzel ve parlak popolara buradan alkış.

Tatil dönüşü işçi arılar gibi çalışıyor musunuz? Benim ne işim olur bunnnarlan mı diyorsunuz? İşlevsiz ve bir boka yaramaz mı hissediyorsunuz? Öyleyse sakin olun ve bir nefes alın. Çünkü bu sadece bir tatil dönüşü sendromu! Ayıp değil, günah hiç değil , rahatlayın, gidin bir sigara sarın kendinize, bırakın da mis gibi ada , güneş, deniz üçlüsünden sizi fer tutan, dünya düzenini bu hale getiren allahsızlar utansın.

17 Temmuz 2009 Cuma

Ekşi erik, limon v.s.

Hayat ne kadar da bulanık.

Ancak bunu şiirler , maniler yazmak için söylemiyorum dostlar. Ben öyle bir insan değilim , olamıyorum, olmaya çalışınca da saçma bi şey çıkıyor ortaya. Hikaye şudur ki; evden çıkarken tüm yaşamım boyunca 3.kez filan başıma gelen nadide talihsiz olaya  -lensini evde unutma-   yakalandım. lensim takılı olmadığında etrafımda gelişen vakalar karşısında insanların mimiklerini yakalayamadığım için dümdüz bir hikaye dinlemişim gibi hissediyorum ve sıkılıp uykum geliyor. evden çıkış ve lens kutumu yanıma almayışım arasında kırk dakikalık bir zaman dilimi var.  Bu şahane zaman dilimi içerisinde verimliliği maksimum düzeyde tutmaya çalışarak tramvayda biraz uyuklarım düşüncesiyle lensimi takmamış, türlü ince planlar yapmıştım ki şaşkınlığa doymayan ben, bu işten an itibariyle zararlı çıkmış bulunuyorum.

Ofis içinde de güneş gözüme vuruyormuşcasına göz yuvarlakları miyopluktan ötürü yukarı doğru uzamış olan bendeniz, merceğimin netlik ayarını yapabilmek için gözlerimi kısarak insanlara manasızca bakıyorum her miyoplu insan gibi ve tabi onlar da bana bu tuhaf ekşi erik yemiş suratlı halimden dolayı manasızca bakıyorlar. Hepimiz ekşi erik yemiş suratlı kişiler oluveriyoruz, benim bir çift lensim yüzünden düştüğümüz durum can yakıcı. Herkese lensimi unuttuğumu açıklamaya çalışıyorum ancak konu lensime gelemeden yanımdan ayrılan dostlar da hakkımda neler düşünüyorlar diye de meraklanmıyor, endişelere mahal vermiyor da değilim. 

15 Temmuz 2009 Çarşamba