28 Mayıs 2009 Perşembe

Levanta levantaaa


Yıllardır görmediğim bir arkadaşım hatta arkadaşımın arkadaşı bir gün bana 'biraz daha yakın arkadaş olalım mı?' diye sordu. Bu bir bayan, yanlış anlaşılmalara müsade vermeyelim. Ama ben bu soruyu yine de romantik buldum ve hoşuma da gitti. Hisar üstünde tarif ettiği yolda yürürken, bir an şüpheye düştüm, o yeşil yol bende İstanbul'da değil de sanki Ayvalık Sarımsaklı'da yürüyormuşum hissi uyandırdı. Nihayetinde evi buldum. İnanılmaz bir bahçe katı, rengarenk, cıvıl cıvıl üstelik de ucuz fiyatlı bir ev. İstanbul'da böyle de yaşanabiliyor demek ki. Derin nefes alınabilen yerler pek de mevcut değil bilindiği üzere. Kendisi geceleri çıkıp, çöp niyetinde sokağa atılan bilimum kitap, alet, edevatı topluyor, geri dönüşüm maksadıyla yeni objelere dönüşütürüyor.Şahsen bana eski kalın bir dosyadan çanta yapacak. Kendisine eşlik etmek isteyip istemediğimi sordu. Sallanan güel küpelerine bakarak evet dedim. Bu çantanın peşini bırakmıycam sayın bağyan. Lakin aynı faaliyeti Beşiktaş'ta evimin civarında yaptığımı hayal edemiyorum. Diğer yandan da üst katımda oturan ev sahibim yaşlı Ahmet Amca'ya böyle yakalanırsam belki bana biraz acıyıp, kiramı düşürür diye de düşünmekten alıkoyamıyorum kendimi.

Almanya' da kaldığım dönemde, ben de insanların sokaklara bıraktığı her türlü eşyanın arasından kendi işime yarayacakları seçerek, neredeyse sıfıra yakın maliyetli bir ev döşemiştim. Bir yatak, tabak, fincan derken birdenbire evimde bir adet şezlong, iki adet açılıp kapanan plaj sandalyesi ve gölgelik amacıyla kullanılan bir şemsiye ile salonumda adeta bi piknik havası yaratmıştım farkında olmadan. Misafirlerim şezlonga uzanarak benlen kelam ederlerdi. Kimse de 'Was ist denn das??' (bu da ne yahu) demezdi helal olsun onlara . Avrupalılar başka canım başka. Onların çöpleri bile lavanta kokuyor adeta.

Kovala o tavukları Zuy!


Yaşadığım çevreden uzaklaşmak ne kadar da iyi geliyor bazen. Çevremi sevmediğimden değil, havamı değiştirecek mekanlara ve şahıslara zaman zaman ihtiyaç duyduğumu hissediyorum. Bu da beni yeni sosyal ilişkilere açık kılıyor sanırsam ki.
- gidersek sen de gelir misin ?
-evet.
ve yine yollara düşüverdik.

İmza, belge, kadroya geçiş meseleleri peşinde koştururken kendimi birden yeşillikler içinde bir köyde tavukların peşinden çıplak ayakla koştururken buluveriyorum. Açık havada çıplak ayaklı olma fikrini seviyorum. Bu yüzden belki, geçen yıl Gümüşlük'te ne bir terlik ne de bir ayakkabı giydim. Evet, bunu gerçekten yaptım dostlar, inanın inanmayın, size kalmış. Asfalta çıkmadan, çimen ve kumlar üstünde hayatımın 10 gününü geçirebildim. Sonuç : Mutlu bir tatil ve sertleşmiş, ufak hasarlı ayaklar. Fena sayılmaz.
İşte Olimpos'a dört günlüğüne gidişim de bir galeyan anına rastlar. Olimposta ilgi alanım daha çok meyve veren dut ağaçlarında yoğunlaştı. Sevgili tatil arkadaşım Sevgi , adından da anlaşılacağı üzere sevgi dolu bir insandı ve en çok sevgiyi dutlara gösteriyordu. 'Bunlar acayip antioksidan' diyor her seferinde, o böyle dedikçe ben de daha çok dut yiyordum. Güzel günlerimiz oldu vesselam. Kendisine burdan eşsiz sağlık bilgilerini kendine saklamayıp paylaştığı için sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum. Terliklerimizle Çarşamba sabahı 6.45 sularında otobüsten inip, ayağımıza normal şehir ayakkabılarımızı geçirip hatta güneşten yanmış, kızarmış tenimizin üstüne bir de utanmadan mont geçirip işlerimizin başına koyulduk. Kendisi öyle bir psikolojiyle yeni bir işe başladı o gün itibariyle. Allah yolunu açık etsin bebeyim.
Olimpos anılarım arasında hamakta sallanmak ve bir de hamaktan düşmek de var. Ama bilerek düştüm, buraya yazabilmek için. Bizde Yalan Yok! tüm müzik marketlerde... Olimpos dönüşü müessesenin benden hiçbir ücret talebinde bulunmaması da ayrıca bir bal ve bahis konusu. Ama bu konuyu hemen kapatmak istiyorum. Mezara taşıyacağım bu sırrı. Bize sponsor olan o tree house sahiplerine de buradan teşekkürler, ayrıca yemekleriniz de çok güzeldi. Elleriniz dert görmesin . Annemden öğrendiğim tüm kibar lafları da sıraladıktan sonra şimdi biraz müsadenizi isteyeceğim. Sevgiler.

14 Mayıs 2009 Perşembe

Self Diversity

Lise anılarımdan devam etmek istiyorum ama aklıma da bir şey gelmiyor yahu. Bir de teraslı evi olanları hep kıskanıyorum. Teraslı insanlar! Size sesleniyorum! Terasınıza çıktığımda aklımdan binbir hayal geçiyor!
Bir de beşiktaşta beyaz donlarıyla denize giren çocuklardan olmak istiyorum. Bir saatliğine olsam yeter. Şöyle bir açılır, gelirim.

Mein geliebter Mann

Lise 1'di sanırım, ama belki de bir önceki yıl, okulumza yeni gelen Alman fizik hocası Frank Karsten Schilke'ye felaket aşık olmuştum. Ama ne aşk dostlar, bir daha hiç öyle aşık olmadım herhalde. Sürekli öğretmenler odasının önüne gidiyor, ona manasız kupalar, duvarına asması için çarık gibi turistik çirkin şeyler alıyordum. Benim kupamla onu çay içerken gördüğümde de 'evet evet, o da boş değil' diyordum. Her teneffüs arasında 'hallo' diyor,'guten tag' diyor, akşamları da giderken de guten Abend'ı eksik etmiyordum. Hatta London-deniz'le yüzyıllık dostluğumuzun temellerini ben yine bir gün  guten Tag demek için bahçede yağmurun altında Herr Schilke'yi beklerken kurmuştuk. Yanıma gelip 'napıyorsun bu soğukta?' diye sormuştu. 'Herr Schilke'ye iyi günler dilicem.'
'ben de diyebilir miyim?'
'oluuuur...'
İşte o gün biz dost olduk ve ondan sonra aradan 10 yıl geçti hala da benim en yakın dostlarımdandır. Bu tanışmanın akabinde Deniz'le buluşup tenefüslerde ona beraber selam vermeye gider olmuştuk elele, kol kola. Aşıktım ulan! Ağlıyordum helecandan. Ne aşk be hey gidi. Buradan ona sesleniyorum: Ich konnte Sie nicht vergessen Herr Schilkeee!!

Bir varmış bir yokmuş

İlkokul hocası, 4.sınıf öğrencilerine ilk kez refleks kelimesinin anlamını açıklıyor. Diyor ki: Hani böyle bi şeyi yapmak istemeyiz ama istemeden de olsa yaparız. Ne olabilir sizce bir düşünün bakalım..
Bir minik kız çocuğu parmak kaldırıyor ve diyor ki: Çekirdek yemek.
Nasssı yani?
Aslında mantıklı. İstemiyorsun ama yapıyorsun gene de , durduramıyorsun kendini. Bunu bana dün gece evime çat kapı gelen şeker misafirim, çekirdek yerken anlattı. Lakin bundan sonraki yazılarımda çekirdek yerine refleks diyeceğimdir.
Benim ilkokul anılarım ise böyle zekice bir hikayeden ziyade, masal anlatmak istiyorum diye sebepsiz yere tahtaya çıkıp, hiç bilmediğim, duymadığım tamamen uydurmasyon, içinde tavşanlar geçen bir sallama masalla sınırlı.Masalın sonunu bir türlü getirememiştim, herkesin içi bayılmıştı. Öğretmenimin hala hiç bilmediği bir masalı ilk kez dinlemenin şaşkınlığı ve ilgisiyle suratıma bakışını hatırlıyorum. 

13 Mayıs 2009 Çarşamba

Make it faster


Gün içinde yeni kararlar almaktan haz alıyorum açıkçası. MİSAL:Bugün 1.5 litre su içme kararı. Sabah bu kararı aldım ve koskocaman bir su şişesiyle oturuyorum şu an. Her yudum bana haz veriyor. Tuhaf mı? 
Bugün 2 film izleyeceğim. Bu da bir örnek. 
Bu hafta tek bir bira bile içmeyeceğim. Bunu pek yapamıyorum, üstünde çalışmalıyım. Karar verme ve uygulama egzersizleri bunlar. Çabuk ve net karar verebilen biri olmak istiyorum.Çalışmalarım sürüyor.

12 Mayıs 2009 Salı

Yeşil Zamanlar III - Dönüş


Dönüş yolunda Ulusoy'un kliması çalışmayan bir otobüsüyle geldim. Yanımdaki teyze 'sarımsak yedim, özür dilerim kokacak şimdi.'diyor. Bunu beş kez filan söylüyor.

 'Önemli değil teyze ya, ben uyuyacağım zaten.' 

Uyuyor, uyanıyorum,teyze kraker yiyor,bana da ikram etmek istiyor.İstemiyor, teşekkür ediyorum. 'Ama kokacak şimdi' diyor bu kez de. Teyze kokuyla kafayı bozmuş. Kraker ve sarımsak kokularından sıyrılıp, yeşil, mis kokulu iki yanımda uzanan ağaçlar ve görünmeyen kuşlar arasında uykuya dalıyorum.

Uyanıyorum. 

İki yanımda uzanan tramvay ve ellerin içinde görünmeyen akbil sesleri arasında.

Gaddemid!

Yeşil Zamanlar II - Varış


Nasıl oluyorsa Ereğli'de uyanıyorum. Anlıyorum ki uyumuşum. Hayret. Hemen otobüsten atlayıp ilk taksiyi kapıyor, Darla'nın bana adres yazdığı mesajı taksici amcaya aynen okuyorum. İlk gelişiniz mi? diyor, 'Ereğli'miz küçük Antalya'dır.' Hadi bakalım. Hı hı diyorum, taksici amca rüya mı gerçek mi anlayabilmiş değilim henüz.

Darlacığım minik adımlarla koşarak bana yöneliyor, yıllardır savaş yüzünden ayrı kalmış sevgililer edasıyla karşılıklı koşabilmek için taksiden biraz erken iniyorum. Filmlerdeki sahne gerçek oluyor, sarılarak birbirimizi döndürüyoruz.  Sonra da eve sessizce giriş, babanın çalan saati, Köpük'ün yeşil poposu derken derin bir uykuya dalıyorum Darla'nın koynunda...

Gözüme güneş gire gire uyanıyorum, nereye nasıl bir yere geldiğimin bile farkında değilim. Camdan bakıyorum, aşağıda çimenler var. Hemen çıplak ayakla çimene basma hayali kurup, kahvaltı öncesi hayal seansımı tamamlayıp, Darlacığımın annesinin gözlerini öpüyor, dev açık büfe kahvaltı masasına oturuyorum. Minik Köpük bana dişlerini gösteriyor ve atalarının krutlar olduğunu hatırlatıyor adeta bana. Yeşillikler, ağaçlar içinden denize baka baka evden ayrılıyor, turist edasıyla fotoğraf çeke çeke yola koyuluyoruz Darla ve ben . Çiçekler takıyoruz saçlarımıza, çarşının içinde saçımdaki çiçek düşüyor, 20 dakika kadar sonra genç bir delikanlı elinde az önce saçımdaki çiçekle bana yaklaşıyor: Sizden düştü sanırım. Ereğli'nin insanına 10 puan veriyor, yoluma devam ediyorum. Sabah kurduğum hayal doğrultusunda Darla'ya sürekli 'Ne zaman çimenlere yatıcaz diyorum?' 'Ben yatmam hiç ama sen istersen yat'diyor bana , bu manasız cümleyi kuruyor. Gözlemecileri görür görmez Haseeeel Haseeel diye bağırıyor. Ben sanıyorum ki Hasel Ereğli'nin yerel dilinde ayağıma bir şey battı felan demek. Ancak sonradan anlıyorum ki gözlemeci kadının dükkanının adı Hasel'miş. 'Biz hep buradan yeriz'diyor. Göğsünü kabartarak bana bir spesiyal gözleme alıyor, içinde ne ararsan var. 'Afiyet olsun bebeyim' diyor Hasel Teyze bana. Evet bebeyim diyor.Sıcak bir Ereğlili daha.Ben de gözlemeyi kapar kapmaz kendimi atıyorum çimenlere. Gözlemeye de 10 puan veriyorum. Yeşildi çayırdı çimendi bir yere kadar diyerek bira içelim soğuk soğuk diyoruz. Denize nazır oturuyor, biralarımızı yudumlarken Darla bana illa 'Tartıcı Osman'ı gördüm diye mesaj at Jenny'e' diyor. Tamam diyor sorgulamıyor, mesajımı atıyorum.Ancak mesajı o anda bahsi geçen başka bir arkadaşımıza yolluyorum. İstanbullu, metropol insanı bu arkadaş bana 'TARTICI OSMAN DA KİM?' diye bir cevap yolluyor.Ben de bilmiyorum diyorum arkadaşım,inan ben de bilmiyorum. Darla'nın tuvalet gerekçesiyle her masadan ayrılışında garson Erhan yanımıza gelerek bana çeşitli sorular yöneltiyor kibarca, ben de kibarca yanıtlıyorum.İlk gelişiniz mi? Fotoğrafçı mısınız? Fotoğrafçı sanıyor beni çünkü omuzlarımda ve boynumda taşıdığım 3 fotoğraf makinesiye ben adeta bir Cevat Kelle'yim. Darla geliyor, Erhan kaçıyor yine.Kalkacakken yeni biralar geliyor, ikram deniyor, teşekkür ediyor, içiyoruz.Kalkacak oluyoruz yine , çay geliyor,hesabı istiyoruz,çilek geliyor. Çilek fırsatını kaçıramazdım. Tabaktaki son kalan parçayı Darla'yla her zamanki gibikibarlığımızdan tabakta tutuyoruz. Ancak Erhan sıcakkanlılığı biraz abartıp çatalımı çileğe batırarak ağzıma doğru tutuyor.Bana işveli bir bakış atarak,kaşları havada 'kalmasın bu da diyor.' Onun elinden çilek yiyecek halim olmadığından manasızca suratına bakıyorum. Darla'yı o anda göremiyorum sağda solda yok, masaya önce elleriyle dokunarak kendini yukarı doğru çekerken görüyorum onu.Gülerken yere düşmüş meleğim. 'Neden yemedin?' diye manasız bir cümle daha kuruyor, soru cümlesi bu kez. 

Akşam oluyor,Darla'nın sıcak yuvasına dönüyoruz.

Ertesi günkü sahildeki kahvaltı programımızı takiben Darla bana eliyle bir dağın tepesini göstererek 'oraya gideceğiz bugün' diyor.Şoka giriyorum ama belli etmiyorum. Yol boyu 'jenny ile bu merdivenleri 3'er 3'er çıkardık, merdivenin şu köşesinde Ceyda'yla kavga etmiştim, Sibel'i sevmezdim ama Bittersweet onu dövmek istediğinde ben onlara burası dağbaşı mı demiştim tam şurada,şu çitlerden atlamıştım, Market 76 'nın önünde fotoğrafını çekeceğim,burası anadolu lisesi, burası ted, burada koşardım,burada düşerdim' diyerekten bana bastığı her kaldırım taşının hikayesini anlatıyor. Güneşte yanmış kırmızı burnumla ben gayet mutluyum, ağaçlar arasında derin nefes alıyorum, oksijenden başım bile dönüyor. Çift taraflı uzanan ağaçlar görüyorum.Tek renk ,her yer yeşil. Kuş sesleri de var hem...

Yeşil Zamanlar I - Gidiş


Should I stay or should I go? Bu soru kafamda melodisiyle dönüyordu da dönüyordu. Lakin kararsızlığımdan ötürü haydan gelip huya bile gidemeyen ben; nasıl bilet alacaktım da Ereğli'ye gidecektim? Buna karar verebilmek için en azından bir haftaya ihtiyacım vardı. Kendi kendime sorular soracak, insanlara 'sence gitsem mi yaa?' diyecektim.Ancak o kadar vaktim yoktu. Günlerden perşembeydi ve gideceksem de elimi çabuk tutacaktım,haftasonu çok yaklaşmıştı.Darla eğer gidersem akşam yemeğinde ve sabah kahvaltısında bana açık büfe neler vereceğini kısa mesaj yoluyla bildiriyor, bu seyahat fikrine beni biraz daha yaklaştırıyordu. Nihayetinde kendimi Varan'ın ofis yolunda buldum. Aniden iş yerinden gelen telefon karşısında irkildim, acilen ofise gitmem gerekiyordu, bu durumda Varan'a gelmeden, herkesin bayıldığı Ulusoy' un önünde durdum,  biletimi aldım hızlıca. Ancak her zaman olduğu gibi pencere kenarı demeyi unutmuştum, bu gece otobüse bindiğim ve oturacağım koltuğu bulduğum anda aklıma gelecekti. Yolculuğa çıkmadan önce İstanbul'daki Ereğlili arkadaşlarımdan bir kısmı ile vakit geçirmeyi, onlardan tavisyeler almayı uygun gördüm. Gözleme ve pide yiyecektim mutlaka. Ancak Darla ısrarla simit yemem gerektiğini söylüyordu. İstanbul'un taş fırın simidini, İzmir'in gevreğini sahiplenmişti bu kez Ereğli. Tamam diyerek yola koyulmadan önce ufak bir konser aktivitesine katılıyoruz. Ereğlili dostlarım beni daha da bağırlarına basıyorlar, ben ortada olmak üzere kol kola girip Norrda gurubunun şarkılarına eşlik ediyoruz. Sevgili Bittersweet ve Jenny adeta askere gidiyormuşum gibi beni yolcu ediyorlar. Yola koyuluyorum böylelikle. 15numaralı koltuğumu buluyor ancak o an şoka giriyorum çünkü pencere kenarı değil. Koltuk arkadaşım hazır ortada yokken, 16 ya sıvışıp derin bir uykuya dalıyorum...

...

Birden muavinin sesiyle irkiliyorum!Ne dediğini bilmiyorum ama kendimi ayakta ve 'pardon' derken buluyorum. Gözümün teki kapalı.Açık olan gözümle manikürlü, omzunun üstünden sol tarafa gökyüzüne uzaklara bakan teyze belli ki bana gıcık olmuş. Lanet olası 15 numaraya kayıyorum.Ama otobüsteki uyku yastığını ben sahipleniyorum, sımsıkı tutuyorum onu. E pencere senin teyze, yastık da benim olsun diyor, uykuya tekrar dalamıyorum çünkü lanet olası muavinin kocaman poposu hep yastığıma çarparak beni uyandırıyor. Hayrabolu seyahate alışmış olan ben, Ulusoy'a yavaştan gıcık olmaya başlıyorum. Gözümün bebeği Hayrabolu seyahatte sizi rahatsız eden sağa sola koşturan muavinler olmaz, arka tarafta sigara içerler,araba bozulunca da 'Bağaraba gitmez'derler. Başka da bi işe yaramazlar. Manikür teyze koltuğuna oturur oturmaz kulaklık istiyor. Bana bakmıyor bile, biz Hayrabolu seyahatte değil kulaklığa, çalan iğrenç radyo kanallarını kapamalarına razıyız teyze! Derken mola veriyoruz. İniyorum, teyze de arkamdan kalablığın arasına karışıyor. Sonra neden indiğimi anlamadan otobüse tekrar biniyorum, mola hemen bitiyor.Bir gölge düşüyor üstüme.Bir tek kelime etmeden tüm istediklerini yaptırıyor bana Manikür Teyze, bakışlarından anlıyorum ki kalkmamı istiyor. Kalkıyorum, prenses koltuğunda yoluna devam ediyor mışıl mışıl.

7 Mayıs 2009 Perşembe

E E Ereğli


Ben anlayamıyorum. Yıllardır bunu düşünüyorum.İlk kez Ereğli'den biri ile tanışalı yaklaşık 6 yıl oluyor. Ancak biri bin oldu; hayatıma, hayatlarımıza difüz ettiler, kanımıza işlediler. Onları evimize aldık, aşımızı paylaştık. Üstümde, yakamda, paçamdalar. Her yerde E E E harfleri görüyorum. Erkeklerimiz Ereğlili kızlara, kızlarımız da Ereğlili erkeklere aşık oldu. Otübüsten indiğimizde yanımızda hep bir Ereğlili vardı. Bu da yetmedi, 20 milyonluk koskoca İstanbul'da hep Ereğli' den insanlara rastlaştık. Amerika'daki, Avusturya'daki, İngiltere'deki ereğlililer... Tv izlemek bile haram oldu; reklam yıldızları ereğlili çıktı, bir zamanlar bazılarının sevgilisi, bazılarının yakın dostu.Bu da yetmedi, biricik candostum Deniz Londra'ya taşındığında bile ereğlililerle tanıştı. Tabi ki ordaki ereğlililer , buradaki ereğlililer münasebet içindeydiler. Peki nereden geliyor Ereğli'deki bu genç nüfus? Sorarım size!Yüzyıldır yediğimiz çileği bile sahiplenen bu Ereğlililer'in patlamış nüfusu nereden geliyor? Aile planlaması diye bir şeyden haberi yok mu anne babaların? Yoksa bunların hepsi birer ajan mı ? Ya da bir turizm şirketinin gizli elemanları. Ben şahsen bok mu var diye bakmaya gidiyorum.

4 Mayıs 2009 Pazartesi

Uzun ince bir yoldayım

Bu benim değişken ruh halim bahar depresyonu mu yoksa benim balık burcu olmamdan kaynaklanan bir tür Zodiac etkisi mi yoksa ben deliriyor muyum da neyim dostlar? Dile gelin dostlar! Burcumsa eğer lanet ediyorum burcuma, çok çekiyorum ondan. Çift yönlere bakan iki balık, çabuk değişen ruh halini simgeliyor. Sanki bazen içimden bir Zuy daha çıkıp alaycı bakıyor ve 'Ne saçmalıyorsun dostum??' deyiveriyor bana. Lakin bu mevsimden kaynaklanıyorsa ona da lanet ediyorum. Her mevsim depresyon mu olur? Kadınlar için durum çok daha karmaşık. Kadınları seviyorum ve her konuda destekliyorum, bence kadınlar hep haklı. Çünkü kadınların doğru, mantıklı ve anlaşılabilir davranabilecekleri sadece bir hafta var. O bir haftayı yakalayabilmek de her yiğidin harcı değildir dostlar. Bilindiği üzere kadınların malum dönemlerinde  yakınlarına pek fazla yaklaşmanızı tavisye etmem. (Sözüm erkeklere, kadınlar zaten nerede ne yapacağını bilirler). Hele ki malum dönem öncesi ortalama 10 günlük bir süreç (bu süreç kadından kadına değişir, o yüzden ortalama dedim) full sinir harbi, kendi içinde ve dışında hesaplaşmalar, ofis içi ve dışı gerginlikler ve bol bol da şekerleme, sütlaç kadayıf v.s. gibi kan şekerini hızlı yükseltecek gıda maddeleri depolamakla geçer. Şanslıysanız geriye kalan (yine ortalama diyeceğim) ortalama 10 günlük free döneminde kadınlardan her türlü iyilik ve şefkati görebilirsiniz maskulen dostlarım. Kadınlar işte böyle de zor ama eğlenceli varlıklardır. Geriye kalan ortalama 3 günlük süreçte de size bu 10 günlük muhteşem iyilik&şefkat dolu periyodu araştırma ve bulma görevi veriyorum. 
Kadınlar için hayat zor vesselam. Zaman zaman yolda yürümek bile bir mesele. Bendeniz tramvaydan indikten sonra ofise şöyle bir 20 dakika kadar yürüyorum. Bundan şikayet etmek yerine, bu yürüyüşümü hızlı ve tempolu yaparak, sabahları ve akşamları toplam yaklaşık yarım saatlik bir spor aktivitesine dönüştürdüm. Sabahın o saatinde bir dostum bir yakınım beni o halde delice başım dik kollarım öne ve arkaya hızlıca hareket ederken görmez umarım, diye de içimden geçiriyorum.Adeta bando ekibinin başında yürüyor gibiyim. Genelde müzik dinliyorum. Ancak bazı zamanlar minik sevgili müzik dinleme aletimin şarjı bitmiş oluyor, beni yarı yolda bırakıyor, yine de ona kızamıyorum,müziksiz ve sıkılarak yoluma devam ediyorum. Bu gibi zamanlarda etraftaki esnaftan sabahları güzel iltifatlar alıyorum. 'Analar neler doğuruyor?', 'Kalbim duracak şimdi' gibi...KALBİM DURACAK ŞİMDİ. Bir gün ufak ve renkli bir minibüsüm olursa arkasına bunu yazacağıma karar verip yoluma devam ediyorum. Yere doğru yumularak yürüyorum da yürüyorum. Ancak bu yol bir türlü bitmek bilmiyor. Yere doğru yumulmuşken ayakkabılarıma takılıyor gözüm. Ben ne zaman bir kadın olacak ve topuklu ayakkabılar giyecektim, spor ayakkabılarımdan vazgeçip? Topuklarımı yere vura vura ne zaman gürültü çıkaracaktım? Kalçam bir o yana bir bu yana ne zaman gidecekti a dostlar? İçimden bunları geçirdikten sonra göküyüzüne bakıp, gözlerimi kapalı, yumruklarımı iyice sıkarak 'Ne zamaağn?'  diye haykırıyorum. 3 saniye kadar öyle kalıyorum.Sonra tekrar yola koyuluyorum. Gözgöze gelmek istemediğim bir beyefendi (beyefendi diyor, kibarlığıma laf sürdürmüyorum) bana bakarak yanındaki arkadaşına 'Tipim değil.'diyor. TİPİM DEĞİLSİN... Bu kez eminim minibüsümün arkasına bunu yazacağımdan. Yine de beni beğenmediği için üzülmeden edemiyorum, gururum inciniyor. En sonunda ofisime ulaşıyorum, sabah yürüyüşünden sonra yüzüm kızarmış olan ben;  kendimi ve  içine bir şeyler kaydettikçe adeta ağırlaşan laptopumu  atıyorum masaya,sandalyeye. Gün yine başlıyor böylelike.