16 Haziran 2009 Salı

Kalp kalbe karşıdır


Uykusuz olduğum için güne 1-0 yenik başladım. Zaman ilerledikçe bu uykusuzluk beni 2-0 ' a götürüyor. Ofiste yarım saat uyuklayarak skoru 2-1' e çıkarıyorum. Ama çalımlarım boşa yine, 3-1 durum şu an. Dakikaları sayıyorum. Eve gidip yatağıma uzanmak ve hayal kurarak rüya alemime dalmak için. Elimde hayal kuracak malzeme çok. Bu bakımdan hayal etme konusundaki retkenliğimle gurur duyuyorum. Bu aslında kendi zihninin içinde film izlemek. Yolculuklar sırasında manasızca camdan bakıp saatler sonra müzik dinlemeye başladığımda insanlar da sanki dışarıda bazen ilginç bir konsept yakalamışım gibi merakla pencereden dışarı bakabiliyorlar. Ama ben o sırada hayallerimle dağlarda tepelerde yuvarlanıyorum, kendi sınırımı kendim belirlediğim kendi dünyamda özgür kelebenkler gibicesine uçuşuyorum.


Birkaç yıl önce okulda yetiştirmem gereken ödevim yüzünden tüm bir haftasonu uyumamıştım. Sadece 2 saat filan uyudum, belki 3. Cuma, cumartesi ve pazar günü bana zehir oldu. İçilmemesi gereken Redbulları devirdikten sonra pazartesi günü okulda en son ayakta durup ödevini hazırladığım sınava girebilmek ve bayılmamak için de son bir kahve çaktım. Vee sınav sırasında dev kalp çarpıntılarıyla kendimden geçtim. Gözlerim fal taşı oldu, kendimi bilmezliğe doğru yola çıktım. O an kendimde olmayan ben , sınavı geçtim, ödevim beğenildi falan filan. O yorgunlukla da gidip uyuyamadım. Evet, redbulların hepsi o pazartesi içimde patladı işte. Ama yine de onlardan nefret edemiyorum. Şimdi saysam dolabımda en az 5 tane vardır.


Kalbim için üzülüyorum bazen. Minicik bir kalp hızlı yaşamıma ayak uydurmak için kıpraşıp duruyor . Ona hak ettiği değeri vericem bundan sonra.O yüzden içkili cumartesi geceleri out, erken pazar kahvaltıları in kampanyası başlatıyorum.


14 Haziran 2009 Pazar

Müzikomani


Stuttgart'ın Schwaebisch Hall adında, film seti tadında bir kasabası var. Bu yörenin insanı Almanca'yı biraz farklı konuşur. Ne kadar iyi düzeyde Almanca bilseniz bile onlar kendi aralarında konuştuklarında imkanı yok anlayamazsınız. ' ha çen ne yapayisun daa' gibi bi şey işte. İşte benim bu minik kasabayla ve insanlarıyla yıllar boyu birtakım münasebetlerim olmuştur. Orada ailesini ziyarete gitmiş bir dost, beni yakaladığı gibi ,her zaman gittikleri bir mekana götürdü. Becks'lerin, Holsten'lerin su gibi aktığı, iki Dj'in karşılıklı çaldıkları, aynı zamanda insanların langırt da oynadıkları salaş, alenen canabis içilmesine bile müsade edilen bir mekan.
O an orada dinlediğim müziğe eşdeğer bir müzik hayatım boyunca dinlemedim.
Bu adamların iki tek atalım diye gittikleri garaj bozması bu yerde müzik beni benden aldı, 'bizim köyde hiç böylesi yok' da diyemedim yanımdaki sarışın bu iki dosta. Müziğin coşkusu içimde kopuşlara sebebiyet verirken, şaşkınlığımı ve hayranlığımı dile bile getiremedim.

Bunu neden anlattım ?
Çünkü geçmiş bir zaman dilimi içerisinde her zaman kapısının önünden geçerken bir uğrayalım denilen bir Beyoğlu mekanında haftaiçi bir gün, yıl içinde ancak birkaç kez biraraya gelen bir grubu dinleme fırsatım oldu. Kendi yaptıkları görseller davulcunun kafasının üstündeki ekranda döner dururken , o an o minik sahne bana Schwaebisch Hall'deki o garajı hatırlattı. Sabah beni erkenden tüm enerjisiyle bekleyen işler dolayısıyla konserin sonunu da getiremedim.
Kendimi şanslı sayıyorum yine de.

Şu hayatta dev şansı olan yegane insanlardan biriyim ki ben günlerden bir gün kimsenin bilmediği, duymadığı hemen yanıbaşımdaki güzel müzik şölenlerine ortak olma ve tanışıklık yaratabilme fırsatı bulmuşum. Andy Warhol'un 'Factory' sini anımsatan bir yer, yeryüzünde varlığından haberdar olabildiğim için bundan sonraki hayatımı da 'vay be bunu da gördük ya' diyerekten mutlu geçirmeme sebebiyet verebilecek mekan. Ev desen ev değil stüdyo desen sanki biraz da ev. Birileri geliyor, gidiyor, kendi tasalarından bahsediyor, bazen karşılıklı gülüşülüyor, ben de oracıkta bir manzaraya bakar gibi etrafımda olup bitenleri izliyorum, bazen biraz dahil oluyorum.Güzel insanlar, güzel sesler, güzel renkler. Şans şans şans diyorum ki şansım daha da artsın.

11 Haziran 2009 Perşembe

Tramvay Güncesi II

tramvayda bugünkü trend:
Etrafta viyk miu sesleri çıkaran belki bir yaşında bir çocuk ve ona yayvan ağızla, sırıtkan yüz ifadeleriyle bakarak birbirlerine çocukları sevdiklerini kanıtlamaya çalışma çabası.
Minik evlat yanda oturan amcanın poşedine* dokununca etraftan 'ay ay aman ouğğvv ' nidaları. İnsanlar her an elele tutuşup sıkıcı tramvay ortamını bir müzikale dönüştürecek gibi birbirlerine ve bir de bebeğe mutlu mutlu bakıyorlar.
hey yolcu akbili baas
şöfer sen de frene baas
binelim oturalım bir an önce
yoksa bize yer kalmaas
lala laaa

Günlerden bir gün Taksim- Güngören otobüsünde şöyle bi olay vuku buldu:
Uzun saçlı alkolün tesirinden benliklerini şaşırmış iki genç o geceki son otobüs seferine katıldılar. Tahmin edileceği üzere otobüs hınca hınç doluydu. Nefesler, konuşmalar havada birbirine karışıyor, bu da otobüsün orta kısımlarında' oy oy oy oy' seslerinin birikmesine sebebiyet veriyordu. Günün yorgunluğuyla insanlar manasızca birbirlerinin suratlarına ve hiçbir şey seçemedikleri halde pencereden gecenin karanlığına doğru bakıyorlardı. Derken, uzun saçlı metalci, asi ruhlu gençlerden biri kalabalığa şöyle seslendi:
Her gün bu lanet olası otobüslerde dipdibe gidiyoruz, neden birbirimize gülümsemiyoruz?
Kimse bu soruyu yanıtlamadı. İki çocuk birlikte Erol Evgin'in 'Ah bu hayat çekilmeeez' şarkısını söyledi. Güngören otobüs sakinleri hiç ama hiç eşlik etmediler. Yüzlerinde mimik yoktu. Sevgi? Nefret? Bezginlik? Tüm hissiyatları içlerinde gizliydi. İki genç, şarkının sonuna kadar yılmadılar, laralay lay lay nakaratlarını bile usanmadan söylediler. Şarkıları bitince ne oldu dersiniz?
Tüm otobüs onları ayakta alkışladı!
Hem de tiyatrolarda oyunun sonunda ya da konser bitişinde çok beğenildiğini belirtmek adına bitmek tükenmek bilemeyen bir alkış!
Kendilerini unutmamın mümkünatı yok. Aklım onlarda kaldı, aradan yıllar geçti.
Ancak bu performans bile Olimpos'ta deniz kenarında ayaklarından postallarını çıkarmayan siyahi, karanlık ruhlu bu gençlere sempati duymama sebebiyet vermiyor. Üzgünüm.


* bunun için Tramvay Güncesi I ' i okumak lazım.




10 Haziran 2009 Çarşamba

Tramvay Güncesi I

sorarım şimdi size,

Türk erkekleri neden poşet taşır??

bunun zannediyorum bir sebebi yok, sadece genetik bir yapı söz konusu. Poşet sevgisi adamların içinden geliyor olmalı . Kadınlar çantalarında allık, hijyenik ped, ruj, cımbız, mini tarak, siyah tel toka, parfüm, deodorant v.b. hayat kurtarıcı gereçleri taşıyorlarsa erkekler ne taşıyorlar ? Tıraş bıçağı? Mini tarak?( halbuki bu mini taraklar eskiden kumaş pantolonun arka cebine konar, ucu da azcuk popo kenarından kendini gösterirdi) Tıraş sonrası ferahlatıcı jel? jöle? Yedek çorap?

Aramızda poşet sevdalısı olanlar varsa bizleri aydınlatıversinler bi zahmet.

Etrafımdaki erkek adam dostların ağzından duyduğum yegane tümce 'ben elimde bi şey taşımaktan hazetmem, poşet taşımak istemiyorum.' gibisinden ise, ne taşıyor bu amcalar, abiler? Toplu taşıma araçlarında kafanızı biraz sağa sola bile oynatmanıza gerek kalmadan sadece görüş alanınıza giren poşetli amcaları her gün sayın ve günlüğünüze bir çizik atın. Bir hafta sonunda şaşıracaksınız yeminnen.

5 Haziran 2009 Cuma

İmece bebeğin başıma açtıkları

Çocukluğuma dair bazı anları çok net hatırlıyorum. Sadece evcilik oynamak için annemle babamdan sürekli bir kardeş istiyor,ağlıyor bu dünyada ne kadar yalnız olduğumdan bahsediyordum. Bu duygu sömürüsünü 5 yaşımda yapıyordum, maşallah cin gibi çocukmuşum. Benim yalnızlığa dair mutsuzluğumu gören sevgili anneciğim ve babacığım vakit kaybetmeden hemen bana sarışın minnacık bi kardeş yaptılar.Ben ona kısaca imece diyorum.Bu imece bebek tüm gün uyuyor, hiç kıpırdamıyor, zaman zaman da uyanıp ağlamaktan başka bir işe yaramıyordu. Benim için tam bir hayal kırıklığı yaratmıştı. Onu evcilik oyunlarıma alet etmek için yapabileceğim tek şey kendimi sarı uzun saçlı Manuela olarak, imece bebeği de tekne kazası yüzünden yanıklar içinde yatan İsabel olarak hayal etmekti. Ama bu yine de bana yetmiyordu. Televizyonlardaki 'bizi arayın size masal anlatalım' reklamlarına hipnoz edilmiş gibi kapılmıştım. Her gün 0900'lü numaraları arıyor, telefonun ucundaki bant kaydından konuşan kadının beni şu tuşa basın bu tuşa basın diye yönlendirmesine izin veriyordum. Bu tatlı dilli kadının oyuncağı olmuştum adeta!Bir gün anneciğim elinde devasa uzulukta bir telefon arama dökümanıyla beni bekliyordu. Hepsi de 'küçük kız ormanda kayboldu, onu kurtarın, ninjalar splintır ustaya karşı' gibi hatlardı. Ben yapmadım anacım dedim. Evde bunu benden başka kim yapacaktı ki? imece bebek tüm gün yatıyordu zaten ki tüm bunlar onun uyanmasını beklerken sıkılma anlarıma tekabül eder. her şey ama her şey onun suçu aslında. Alacağın olsun İmece!

Bunun akabinde geceleri Güler Kazmacı diye bir kadın şöyle yarım saatlik filan bir tv programı yapmaya başlamıştı. Bir telefonun yanında oturuyor, o telefonun numarasını veriyor ve insanlar da bu numarayı arıyor, eğer şansları yaver giderse hattı düşürüyorlar ve güler kazmacı onlara 'Amasra ilimiz nesiyle meşhurdur?' gibi beyzik sorular soruyor ve insanlar da bu soruları bilmeleri karşılığında şimdinin 50 milyarı 70 milyarı filan gibi bir miktar para kazanıyorlardı.
Gecelerden bir gece, babam koltuğunun üzerinde TV karşısındaki klasik iş sonrası şekerlemelerinden birini yaparken, ben babam da beni görecek diye çekine çekine tuhaf, köşeli, lacivert ahizeyi kaldırıp ekranda gördüğüm numarayı çevirdim. Ahizeden gelen sesle aynı anda ekranda Güler Teyze'nin telefonu da çaldı. Güler Teyze 'evet, bir izleyicimiz daha hattı düşürdüüüğ' diyerekten ahizeyi kaldırdı ve ben resmen kendi nefes alışımı ekrandan duydum! Şu an adeta o evin tavanına yükselmişcesine kendimi görebiliyorum. Koltukta uzanmış babam, diğer koltukta uyuyan imece bebek, ben, Güler Kazmacı ve beni cangönülle dinlemeye hazır tüm Türkiye!
Güler Kazmacı 'alo alo efendim duyuyor musunuz beni?' dedi.
'alooo, alo efendiim'
ben ise minnacık bir alo dedim, sesim dev yankı yaptı,'televizyonunuzun sesini biraz kısar mısınız?' ritüelinin önemini küçük yaşta öğrenmiş oldum, hayata erken başladım.
Ben yine telefon ettiğimden annem ve babam bana kızmasın diye telefonu Güler ablanın yüzüne kapadım. Ben naptım ya diyecek kadar aklım yoktu. Ama şimdi var.
İmece bebeğin yanına gidip uzandım.Benden az biraz sonra arayan da parayı cebe indirdi işte.

4 Haziran 2009 Perşembe

görüyorum ve arttırıyorum

İnsanlar bence duş alma zamanları konusunda ikiye ayrılıyorlar.
-Sabah duş alanlar
-ve gece duş alanlar.
Bunlar da kendi içinde 3'erli gruplara ayrılıyor.
*Sadece sıcak suyla duş alanlar,
*doğalgaz kesildiğinde soğuk suyla duş alanlar,
*doğalgaz kesildiğinde bir süre direnip ketılla su ısıtarak kovadan su döke döke duş alanlar.

Sabahları duş alanlar  daha enerjik, dinamik, hareketli, cana yakın olurlar. Akşam duş alanlar ise rahatına düşkün, konforu seven , gündüz duş alanlara göre daha sakin bir yaşam süren insan grubudur. Sadece sıcak suyla duş alan grup asla soğuk suya yaklaşmayan,'duşa girip bir serinleyeyim bari' diyen , duştan çıktıktan sonra Ağustos ayında -serinlemek- maksadıyla harcadığı sımsıcak kaynar suyun buharıyla aynada kendinizi göremediğiniz bir vaziyetle sizi başbaşa bırakan insanlardır. 'ay soğuk suyla duş alsaydın ya' dediğinizde de 'ben yapamam soğuk suyla 'derler ve bu grup deniz kıyısında suyun ayak bileklerine kadar geldiği yere ancak on dakikada giderler. Bilek hizasındaki suyun diz hizasına gelmesi için aradan 20 dakika geçer.Yanlarında onlarla birlikte denize aynı anda ayaklarını sokan ancak çoktan yüzmeye başlamış ve ilerilere doğru açılmış insanlara 'ÇOK SOĞUUK' diye seslenip sürekli geriye, kıyıya doğru bakarlar. Hatta zaman zaman denizden çıkıp kıyıya geri dönüp tek başlarına havluların üstüne yayılıp yüzenleri seyrederler, kumların üstündeki eşyalara göz kulak oluyor izlenimi vermeye çalışırlar.

Doğalgaz kesildiğinde yada olası bir başka aksilik durumunda( kombinin ya da şofbenin bozulması v.s.)bir süre direnip sonra su ısıtarak köy ve imece usülü duş alabilenler ise yeniliğe açık, uyumlu , zaman zaman renkli,genelde neşeli olan insanlardır. İmece methodu denmesinin sebebi ev arkadaşlarından yarım alınması yüzündendir. Ortada ortak bir çalışma vardır. Bunlar da deniz suyuna alışma safhalarında her zaman sıcak suyla duş alanlarla aynı belirtileri gösterir, uzaktakilere 'soğuk ya soğuk' diye seslenirler. Ancak belli bir saniyede gelen cesaretle suya kendilerini atmaları ve birkaç kulaçtan sonra suya hala alışamamış sıcak sucu arkadaşlarına bakarak 'aögh wpofh' (üşüme yankıları) şeklinde çığlık atmaları ve ' gel gel alıştım ben' demeleriyle sıcak su grubuundan ayrılırlar. Bu grup daha sonra ileride delice yüzen dalıp çıkan su soğukmuş sıcakmış hiç sallamayan arkadaşların yanına doğru gideceklerdir.

Soğuk sudan rahatsızlık duymayanlar ise hayattan her daim zevk alabilen, dertsiz, yaşamın anlamını bulmuş, diğerlerinin her zaman ayak uydurmak isteyeceği, grup liderliği vazifesini üstlenmiş kişilerdir. Bunlar soğuk suyla haşır neşir olduklarından dolayı meme uçları hep allaha bakar. Deniz suyunun derecesinden etkilenmez, koşarak kıyıda bir metre öteye balıklama atlarlar ama nasıl olursa o kadar asla kuma çakılmazlar, kulaçları hep çok ses çıkarır ve hızlıca açıklara doğru ilerlerler. Bu grup bir süre direnip su ısıtarak duş alan grupla, sıcak suyla duş alanlara nazaran daha yakından anlaşır.Sıcak su sevenler kıyıda kendilerine ait olmayan, eş dostun plaj çantasından buldukları bir müzik dinleme aletiyle müzik dinlerlerken, diğerleri açıklarda yeni dostlukların temellerini atarlar.
Ben kendi grubumu biliyorum. Ya siz?

Cahillikler Kitabı


İşte bunu yeni yeni okumaya başladım. İçinde gereksiz engin bilgiler var. Balinaların yemek borularının alabileceği en büyük şeyin bir greyfurt olduğunu, ama midelerinin toplamda 1000 tondan fazla yiyecek alabildiğini, 8 ay yemek yemeden yaşayabildiklerini, kalplerinin bir araba kadar olduğunu, dilinin bir filden bile daha ağır olduğunu ve yeryüzünün en yüksek desibelde ses çıkarabilen canlısı olduğunu öğrendim. Nesli tükenen en büyük dinazorlardan bile daha büyük ve ağırlarmış. Ancak tüm bu şişkoluğuna rağmen yeryüzünün en büyük yaşayan 'şey'i neymiş dersiniz? BİR MANTAR! bilmem kaç yüz hektarlık bir alanda yaşayan bu dev mantar etraftaki ağaçların köklerini kendi uzun ve güçlü kökleriyle toprağın altından öldürüyor ve kendine daha da büyük bir yaşama alanı açıyormuş. koskocaman nemli pis bir mantar! ıygh.

Bir de dünyanın en kurak yeri Antartika'ymış. Dünyadaki tüm suyun %70ini barındıran bu kıtaya aslında 2milyon yıldır hiç yağmur yağmamış. En kurak ikinci yer de Chili'deki Atamaca çölüymüş. oraya da 400 yıldır yağmur yağmıyor. Bence benim blogumu okuyanlar acayip şanslı. günün birinde bunları okuyan içimizden bir dost'kim 500 milyar İster?' türü bir yarışmaya katılacak ve burada benden öğrendiği eşsiz bilgiler sayesinde milyarder olup refah ve bolluk içinde bahtiyar bir yaşam sürecek.
Bu engin bilgileri sizlere birebir canlı yayında aktarmaya devm edicem.Gözlerinizden öperim.

Yeni 45'liklerden



Yeni edindiğim 16GB'lık flash diskimle bir kelebek edasıyla eş dosttun bilgisayarlarından havalanıp yine içlerinden birininbilgisayarına konuyor, ufak bir müzik arşivi derliyorum. Bu aktiviteyi gerçekleştirirken hoş bir hanımla tanıştım. Ane Brun. Bende şu an itibariyle yalnızca -Changing of the Seasons- adlı tek bir albümü var. Ofiste sabahtan beri bu albümü dinliyorum. Eve gittiğimde de Mehmetçik ayaklarımda daireler çizerken ve ben mutfakta yemek hazırlarken de bu çalacak, son kararım da budur.

Tatlı Kaçıklar'da bi Cango vardı

Bu blogla aramızda duygusal bir bağ oluştu. Sanki kendim yazmamışcasına eski yazılarımı okuyorum zaman zaman. Adeta bir ayşe arman hissi. Komik yazılar bekliyor halk benden. Ama ben de halktan biriyim ve halkın başına her zaman da komik şeyler gelmiyor üstüme gelmeyin!

Ama aklıma gelen başka bir şeyi anlatacağım. Geçenlerde çalıştığım eski kafeden tanıdığım bir grup yaşlı ermeni dede var. kendileri hala kazanovalık peşinde olduğundan kendilerine dede denmesinden pek hazetmiyorlar açıkçası.Her birine ayrı ayrı bayılıyorum. Onlar tarafından davetli olduğum bir meyhane gecesinde Aram Gülyüz'le yanyana oturduk. Aram Gülyüz eski bi yönetmen işte. hala işler yapıyor. şimdi baya yaşlı, 75,76 belki bikaç yaş daha bile fazla. Tatlı kaçıklar diye bi dizi vardı. Mehmet Ali Erbil filan vardı eskiden, işte onun yönetmeni. o dizide oynayan dev yakışıklı bir belçika kurt köpeği vardı.Adı CANGO. o zamanlar mehmet ali erbilden bile daha çok para alıyormus bu köpek. Sahibi de cango sayesinde mal mülk sahibi bir adam oluvermiş. Sonra dizi mizi bitince bir barınağa vermiş köpeği. Cango da orada hastalıktan falan filan ölüvermiş işte. Aram Amca, bunu anlatırken gözleri doldu, ben bir sivrisineği bile öldüremiyorum dedi, insanlar ne de kalpsiz olmuş. Koluma konuyor, ben bi gün kaşınıyorum sadece o beni ısırdığında ama onun karnı doyuyor, birinin karnını doyuruyorsun dedi. Ah cango Vah cango dedi, bütün gece rakısını içti. Öperim seni pala bıyıklı aram amca...

Mars Atletik Klap

Bugün kabul etmeyeceğimi bile bile bir iş görüşmesine gidicem. nedense beni nereden ararlarsa arasınlar, mutlaka görüşmeye gidiyorum. bugün akşam üstü görüşmeye gideceğim yer Levent'te bir spor salonu , Mars Athletic Club. Kariyer.netten başvurmuşum, inanın dostlar hiçbir fikrim yok , neden böyle bir yere başvurdum bilmiyorum. Müşteri ilişkileri sorumlusu. şu anda yaptığım işle uzaktan veya yakından bir alakası yok. üstelik de benim gibi tombik birini napsın o sporcular? zayıflamak isteyen hanımlar, beyler oraya gelecekler ve ben oranın halka ilişkiler sorumlusu olucam(!) Yaklaşık iki saatlik bir zaman dilimi boyunca, sabah yağmurundan nasibini almış minik mavi ayakkabılarını çıkartmış çıplak ayakla ofiste, bilgisayar başında çalışıyormuş havasıyla dilimin ucu, ağzımın sol kısmından hafifçe dışarı çıkmış halde bu satırları yazan ve üstüne üstlük işe ilk geldiğim anda giydiğim panço tişörtümün kenarının yırtılmış olduğunu farkeden ben nasıl olur da bir yerin müşteri ilişkileri sorumlusu olabilirim?Müşteriler bir dertleri, tasaları olduğunda benim odamın kapısını açacak ve benim ayaklarımı görecekler önce. Olacak iş değil doğrusu. Ekşi sözlükte yazılan olmusuz yorumlara bir de bu eklenecek. Yok arkadaş, ben size göre değilim.

kaloriferler çalışmadığından haliyle ayakkabılarım kurumayacak ve ben ıslak ayakkabılarımın içinde sanki ayaklarım buz gibi ve ıslak değilmişcesine orada beni bekleyen Burcu Hanım'la konuşacağım. Bunu neden yapıcam hiç bilmiyorum.

2 Haziran 2009 Salı

Issız Göğt

ıssız adamı ben de izledim sonunda. ancak sonunu getiremedim. kızın ıssız adama 'hadi beni sakin bi yere götür, müzik dinleyelim' dediği sahnede bir kopuş yaşadım ve bilgisayarımı açtım. film bir süre daha devam etti. ben dev yorgunluğum yüzünden kalkıp filmi kapayamadım. Film kızın, adamın annesiyle sokaklarda başıboş dolaşması sahnelerine dek kendi kendine döndü de döndü. en sonunda dayanamadım, play stationda next next next yaptım. Parmağımı tam tuştan çektiğimde kızcağız ' karda uyumak tatlı gelir ama aslında ölüyorsundur.' diyerek ve adamı dev göt ettiğini düşünerek çekti gitti. yeter ulan dedim, en sonuna bakayım bari dedim.Kendi kendime konuşup, mırıldanıp durdum. Sevgili Darla'cığımın hüngür hüngür ağladığı film bu muydu yani? Bazen sana çok şaşıyorum Darla. Kendine gel bebeyim!! Kendimden de bir şey bulamadım, günümüze uyarlanmış bu aptal yeşilçam filminde. Babam ve Oğlum'dan sonra feci bir hayal kırıklığı artı bir de sinir bozuntusundan başka da bi şey yaratmadı bende. Yuh diyorum.