27 Ekim 2009 Salı

Gözünü korkak alıştırma,cesur ol ve sonuna kadar oku, uzun ama eğitici, bana güven !



Elimde şu daha önce bahsettiğim bahtsız dostuma ait yeni veriler var. Ben blogda kendisinden bahsettiğim vakitler pek bir heyecanlanıyormuş. Lakin bu postayı da onun heyecanını körüklemek için değil, bilakis heyecanı bundan sonra durulsun, anlatacağım bu hikaye de tüm insanlığa ibret olsun diye yazıyorum.

Şimdi o eski postada mevzu bahis küçük prensimiz , benim bu dostum ile takılmaca -demeyelim de hoş vakitler geçirme sürecinde diyelim kibar olalım kibariye olalım-ünlü olma çabası içine girişmiş bir arkadaş idi. An itibariyle pek fazla münasebetleri kalmadığından ve bir Kral TV fanı olmamamdan ötürü şu an ben de pek fikir yürütemiyorum bu arkadaşın şöhret derecesi bahsinde.

Benim bu küçük prens mağduru dostumun başına geçenlerde yine ilginç bir vaka geldi ki ben anlamıyorum, bu saçma anılarından kitap yapacağım bir gün. Bu gariban dostum bir duygusal münasebete giriyor yine hafiften, aradığını bulamayan bir kelebek misali o çiçek senin bu ağaç benim daldan dala konuyor. Bir er kişi ile tanışıyor, bu er kişinin bildiğimiz göbekli-kel bir Türk erkeği olmayacağı konusunda genetik yapısı itibariyle bu yaşamdaki yeri sağlam. Kendisi uzun boylu, yakışıklı, sarışın,renkli gözlü, İsviçreli bir er kişi, ismi de John. Benim sevgili dostumla İngilizce anlaşıyorlar, kiss, touch, love filan diyorlar birbirlerine haftalar boyu. Johndenen bu er kişi de İsviçre'de yaşıyor lakin sık sık İstanbul'a gelip gidiyor. Buradan kastettiğim gerçekten sık sık, yani mesela her hafta sonu İstanbul'da felan.

Birkaç haftalık bir flört döneminden sonra İsviçreli er kişi benim dostuma diyor ki 'sana bir şey diyeceğimdir, lakin bana kızma'. Tabi bunu da İngilizce söylüyor. Mesela şöyle demiş olabilir: Hey my dear, i have something to tell you but i am afraid of making you upset. Ya da i will tell you something but please dont be angry with me. Benim saftirik dostum da kafasında binbir gramer kuralıyla cebelleşerek tamam söyle diyor. Yani o ne demiş olabilir? OK, than tell me vs.
Sarışın er kişi diyor ki 'Ben Türk'üm,Türkçe biliyorum'.

Türkçe biliyorum.
Şimdi ben bu cümleyi duyunca aklıma yaklaşık 1500 tane soru geldi. Bunlardan birkaçını sizlerle paylaşmayı borç biliyorum. Şöyle ki;
-'Ben Türk'üm,Türkçe biliyorum' cümlesini Türkçe mi söyledi , İngilizce mi?
-Bunu yapmasındaki amaç ne?
-Haftalarca bu oyunu oynarken hiç içinden gülmek gelmedi mi?
-Bunlar beraberken bu sarışın Türk'ün hiç telefonu çalmadı da başka bir Türk ile telefonda konuşmak zorunda kalmadı mı?
-Herhangi bir telefon çalması sırasında benim sevgili dostumun gözüne bu İsviçreli'nin telefon ekranından 'Cafer, Ziya' gibi Türk isimleri gözüne çarpmadı mı?
-Neden İsviçre?
-Neden John?
-Sevgili dostum hiç hayatında John diye bir İsviçreli duydu mu-gördü mü-tanıdı mı?
-John bir teksaslı kovboy ismi değil mi?
-Bunu yapmasındaki amaç ne?
-Bu travmatik vakayı sürdürürken arkadaşlarına gidip bunu anlattı mı?
-Arkadaşları buna güldü mü?
-Madem bunu yaptı, hiç söylemeseydi de birdenbire ortadan kaybolsaydı, benim dostumun aklında esrarengiz İsviçreli olarak kalsaydı fena mı olurdu?
-Bu olayı açığa kavuşturmadan ortadan kaybolduğu süreç içinde Beyoğlu'nda sarhoş gecelerden birinde iki numaralı küçük prens şakır şakır Türkçe konuşurken ve yandaşları çevresinde 'Cüneyt gel kanka' nidaları atarken benim biriciğim,mağdur dostum bu delikanlıyı gördüğünde bir travma mı geçirirdi yahut saflığına yaraşır şekilde Türkçe'yi ne de güzel öğrenmiş diye yüreği pırpır mı ederdi?
-Bir numaralı küçük prens gibi ünlü olma çabası içinde olan, youtube'a ad-soyadını yazdığımız takdirde yıllar önce Kral TV'de dönen video klibini izleme imkanımız günümüzde halen mevcut bulunan şöhret yanlısı bir populasyonun içinde yer alan bu genç arkadaş ile; yıllar yılı sinema-tv okumuş, Gülben Ergen klipleri çekerek geçimini sağlayan, alın teriyle ekmeğini kazanan, hayatın başında yeniyetme yönetmen dostumun kader çizgilerinin kesişmesi sadece bir tesadüf mü ?
-Yahut bu popçu gençler şöhret olmak bu yataktan geçiyor diyerek yönetmenin-yapımcının oyuncuyu-türkücüyü kullanması durumunun tam tersi bir vaka ile oyuncunun-türkücünün yönetmeni-yapımcıyı kullanması vaziyetine dönüşmesi bu hayatın bir cilvesi yahut çilesi mi?
-Aklıma bu kadar çok sorunun aynı anda gelmesi aldığım B12 vitamin desteği mi?
-Yahut kim olsa bunları düşünür mü?
-Bu soruların cevaplarını kim verecek ?
-'Ben Türk'üm,Türkçe biliyorum' cümlesini Türkçe mi söyledi , İngilizce mi? (en çok bunu merak ettiğim için bu soruyu tekrar yazma ihtiyacı hissiyatı içindeyim)
Bu şahsın isim -soyisimini burada deşifre etmeyi o kadar istiyorum, lakin yapamam, mağdur dostum özellike yapmamamı rica etti benden. Onu kıracağıma dişim kırılsın.

Sevgili dostlar eşsiz bilgilerle dolu bir postanın daha sonuna geldik. Her postadan bir ders çıkaran siz gençlere tavsiyem şudur ki ; siz siz olun, iyi İngilizce öğrenin , Sultanahmet'e gidin,turistlerle konuşun ki en azından sizin cephenizde böyle bir olay vuku bulduğunda aksan olayından erkenden uyanabilesiniz.


Bu upuzun yazıyı da sıkılmadan okuyun diye her türlü süsü yaptım yani .

22 Ekim 2009 Perşembe

Camille

Bu kızcağızı yeni keşfettim.


İsmi eski sevdiceğimin anlata anlata bitiremediği eski kız arkadaşının ismi olsa da aramızda herhangi bir duygusal münasebet kalmadığından severek dinliyorum. Turuncu giymesi bile dinlemememe engel değil.

Önemli insan olma çabası

Gözlemlerim doğrultusunda farkettim ki, yeni trend iş yeri maillerine geç cevap vererek çok meşgul havası yaratmak. Resmi olması açısından hey naber dostum dediğin adama binlerce kişiyi cc'ye koyarak sonuna da iyi çalışmalar, görüşmek üzere, kolaylıklar gibisinden formalite şeyler ekliyorsun. Günlerce cevap gelmeyince geçen hafta dayanamıyor, cevap bekliyorum senden diyorsun adama, 'ay tam o sırada bi basın toplantısına girmek durumunda kaldım, yazamadım' diyor. Basın toplantısı 24'er saatten 5 gün sürüyor heralde diye aklından geçiyor. Tamam.

Pazartesi tekrar bu önemli şahsa mail atıyorsun, bugün perşembe adamdan hala cevap yok, ve adam gözümün önünde lak lak ediyor, iki dakkada bana cevap yazmak yerine nasıl gıcık oluyorsun kimseye de anlatamıyorsun. Bunun direktörünü filan da cc'ye koyup bir hafta önce yolladığın maili forward edip halen senden bir cevap bekliyorum, aklını başına devşir, iyi çalışmalar yazarak ona kötülük etmek istyorsun. Ama şimdilik ufak bir uyarı niteliğinde olsun diye masasındaki minik bayram çikolatasını çalıyorsun. İlk plan askıda kalıyor.

İstanbul Kediler İçin

Dün İlhan Erşahin'i dinlemeye gittim. İstanbul Sessions da adamın binlerce grubundan bi tanesi. Grubun bascısı Tarkan'la çalıyormuş, sahnedeyken popçu havası vardı zaten adamda. Gitarı çalarken tüm konser boyunca ağzıyla sürekli olarak piyu piyu bağow gibi şeyler yaptı. Bi de Akbank Sanat'tan İlhan Erşahin'e 'sadece çalma, konuş, söyleşi havasında olsun' demişler. Adam Türkçe konuşamıyor bunu unuttular heralde. Az biraz konuştu sonra da 'Aksanat'tan biri sorarsa konuştu deyin dedi. Canım, seni seviyorum. Diğer İlhan'lara bakacak olursak (İlhan İrem, İlhan Şeşen, İlhan Mansız) tek sevdiğim İlhan sensin.

Ben de konser çıkışı sevgili dostlarım Nils ve Çetin'e 'artık içki içmiyorum, yeni bi karar aldım, detoks haftasına girdim, böyle daha mutluyum' dedikten bir saat sonra eskiden garsonluk yaptığım kafede litrelerce şarap içerken buldum kendimi. Her şey tesadüfler sonucu gerçekleşti oysa ki, yolda yürürken arkamdan eski dostlar seslendi, onların yanına sokuldum, bunlar şarap içerken çay istedim ben sonra şoka girdim ve şarap istemişim lakin hiç hatırlamıyorum.

Saçmalıklarım burada bitmedi tabi, telefonuma yaklaşık 5 saattir filan bakmadığımı farkederek 2mesaj 3 cevapsız arama ile dolup taşan telefonumu elime alarak , gecenin ikisinde 'yürüyüş yapmak ister misin' diye de ısrarcı bir kişiliğe bürünmem sabahında biraz utanmama sebebiyet verdi açıkçası. İçki içtiğim zaman ortaya çıkan şu içimdeki varoş kişilikten nefret ediyorum.

Saat 11.37 daha , çöktüm bile.

20 Ekim 2009 Salı

İnce Kitaplara Olan Derin Sempati

Şöyle de bir önerim var , bakın, nasıl nobel ödülü veriliyorsa iyi roman yazarlarına;  çok kalın kitap okuyanlara da sabır ödülü verilsin. Cevdet Bey ve Oğulları'nı okuyana verilsin bu ödül ilk önce, kitabın sonunda bir hediye çeki olsun mesela. Ama sırf hediye çekini harcamak için bu kitabı alan binlerce insan olur (misal:ben) Bunun önlemek, okuyanla okumayanı bir tutmamak adına şifreli metinler olsun.  Şöyle şeyler yazsın mesela arada bi yerde:

Galatasaray Lisesinin bahçesine git, soldan ikinci agacın altında gömülü oscar ödülü gibi bi şey var bul ve evine götür!

veya

İstiklal caddesine çık, Kumbaracı Yokuşu'na gir, sağda Lebi Derya'nın alt katında zile bas, salondaki yeşil-mavi-bitli koltuğun altındaki çeki bul, bozdur bozdur harca!

gibisinden okuyucuyu da heyecanlandıracak, kitaba daha bir bağlayacak tümceler olsa fena mı olur?

Binlerce somon ekmeğin içine bi tanecik altın koyunca ekmek satışları patlamıyor mu?

Ama kitabı okuyanın da eşe dosta 'ben okudum çekler şu ağacın altında bekliyor' dememesi için de bir sözleşme imzalatılmalı tabi.

Sezonun ilk mandalinasını yedim aşşırı rahatladım. Kışları mandalinadan ve balıktan, yazları karpuzdan ve balıktan, baharları da çilekten ve balıktan vazcaymayacaksın. Bunu yapmayacaksın.İnsanlığa sığmaz.

19 Ekim 2009 Pazartesi

Grup M.İ.N.D.E.R.

Dün akşam bir dostun ısrarı sonucu 'pazar pazar ne işimiz var' diye diye garajistanbula yolumuz düştü. sanat sepetten çok uzak kalmışız gibi dans gösterisi varmış, ona gittik bir de.

-Rezervasyonunuz var mı?
-Yok
-O zaman size minder vericem
-Minderde oturamam, sakatım ben.

adam cevap verme tenezzülünde bile bulunmadan bana -minder- diye bilet kesti. yanımdaki denize,yeşime ve andy warhol kılıklı dostum özgüre de.

Önce biletlilerimizi aldılar, sonra üvey evlat gibi bize doğru ellerini uzatarak- minder bunlar-minderler beklesin bi saniye- şeklinde öznesi minder olan birçok cümle kurdular. kıçını sandalyeye koyacak olanlar saf ari almanlar gibi ortlıkta dolanıyor, bizi kapıda zaptetmeye çalışan görevliler birer SS subayı gibi 'durun durun' diyor -ortada da bir izdiham filan yok hani- biz de gariban yahudiler olarak zaptolmuş bir köşede minder grubu olarak bekliyoruz.

Sonra bizi minder diye bir yetimköşesine atacaklar sanmıştım ki ben, anam sahnenin en önünde oturuyoruz, hatta ben kötürüm olduğum için bağdaş kuramıyorum, sakat ayağım sahnenin direkmans üstünde. Orada da olduğu gibi, sahnedekinin nefes alışverişini duyabilmek, izlediğin her neyse onu en heyecanlı kılan şey bence. Bana bir heyecan geldi orada.

Ben tabi ki sakince minderime kurulup bu performansı izlemeye koyulamadım bu heyecanla. Zira ayağım yüzünden kendimi lönk diye minderin üstüne-popomun üstüne attığımda arkamdaki kızcağızın çayını üstüne başına dökmüşüm. Kızcağız da yanmış yürekten gelen bir çığlıkla 'OH MANN!!'diye bağırarak kendisinin Alman olduğunu belli etti ve koşarak kaçtı ,tuvalete gitti.

Evet, sandalyede oturacak olanlar gerçekten almandı dostlar. ben de gerçek bi yahudiydim. Kız geri döndüğünde kendisine söylemek üzere kafamda 3 farklı çeşit almanca özür dileme cümlesi kurmuştum oyun boyunca.
1)Entschuldigen Sie bitte, ich habe wirklich nicht bemerkt.
2)Entschuldige ich mir, das hab'ich ehrlich nicht bemerkt .
3)Es tut mir leid, ich hab ihren Tee nicht gesehen.

Ancak dans şeysi bittiğinde kız kuş olup gitmişti bile, ben de ezberimdeki cümlelerle ve ilk çayı döküş anındaki ağzımdan çıkan 'pardon' ile kalakaldım.
kader bana bir almandan özür dilettirmedi dostlar.
Kendisine yahudi soykırımından yola çıkarak eden bulur bebeğim diyorum. Herkese iyigünner.

13 Ekim 2009 Salı

bas-bari-ton

eskiden aylık öğrenci akbilimle dünyayı gezmek istiyordum ki şimdi bastonum uçan süpürge gibi uçsun ben onunla her bi yere gideyim istiyorum. asamı gökyüzüne doğru tutup ey yaradan diye bağırıp nehirleri ikiye yarmak istiyorum. çok şey mi istiyorum? siyah demirden bir baston ile bir yere yetişmeye çalışan lakin aksak ve kağnı hızıyla yürüyen bir kızcağız görürseniz bilin ki o benim. Dostların arasında baya rağbet gördü bu, ihtiyacım kalmasa bile fonksiyonel bir şekilde kullanmaya devam edebilirim. Onu sabit tutarak başımda bir fötr şapka ile etrafında döne döne dans- bir de ceket giyerim başka da hiçbi şey giymem orjinal olur- , lambanın düğmesine çok yaklaşmadan az ötede durup bastonun ucunu dokundurma sonucu aydınlatma cihazını aktif hale getirme, bir bilardo salonuna giderek bacağa ikame edilen bastonun çevik bir hamleyle bilardo sopasına ikame edilmesi önerilebilecek eğlencelik aktiviteler arasında. kendisiyle adeta bir barış antlaşması imzalıyorum.

7 Ekim 2009 Çarşamba

istanbul yolları taştan sen çıkardın beni baştan

Saltanatım 3 gün sürdü. Artık ayağa kalkıyorum ve yürüyorum diye bulaşık makinesini boşaltma, kuruyan çamaşırları toplama, akabinde makineden çıkan ıslak çamaşırları asma, bamya soyma, pirinç ayıklama görevleri ayağın kırık ellerin değil mantığı ile ani bir kararla bana devredildi. İstanbul yolları gözüktü gene bana.

Bildiğin ev kızı oldum ben, tek farkım koca beklemiyorum. Geçenlerde fasulye soyarken benim cep telefonu çaldı, gidemem şimdi sktret dedim. Akabinde de ev telefonu çaldı. Annem açtı telefonu içerden, sonra ceylan gibi seke seke mutfağa geldi, kadının yüzünde güller açıyor, bana sempati göz kırpması yaptı, aramızda bir sır var der gibicesine. Noluyo dedim, beni kimse de ev telefonundan da aramaz. Meğer sevgili dostum Meto aramış beni , sırf iki kelam edelim de keyfi yerine gelsin diye. Şimdi Şırnak'ta ya o, etrafında şu ara sadece ' komutan, kantin, gazino, postal,dağ' diyen adamlar var. Ben metoyla konuşurken annem bana sempatik göz kırpmaları yapmaya devam etti. Sonradan anladım ki anneciğim Meto'yu benim koca adayı filan sanmış, nasıl mutlu bi yandan metinle konuşmaya devam ederken bi yandan da anneme metinle aramızda duygusal manada bir münasebet olmadığını açıklamaya çalışıyorum ki metin de zaten dönüşte ona dansözlü bi gece düzenlemem konusunda benden söz almaya çalışıyor. Böyle de bir handikapın içindeyim ya dostlar.

Bu 'bir sırrımız var göz kırpmasını' ben en son ne zaman yapmıştım diye düşündüm. Günlerce bunu düşündüm.Ne saftirik bi insanım ki ben, mesela Babylon'da Amy Winehouse gecesi afişleri asılıydı her bi yerde bi zamanlar,Amy Winehouse çalacak millet de takılacak filan, yani dev roganizasyonlarla Türkiye'ye geldiği filan yok. Lakin ben üstüme düşen görevi Amy Winehouse İstanbul'a geliyor diye kendimi oradan alıp öte tarafa atıyordum sağda solda. Hemen bilet almalıyım diye düşünüyor, bu biletler acaba neden 10 lira diye de bir an olsun düşünmüyordum. İşte dostlara da Amy Winehouse geliyor diye naklen yayın yapıyor, arayabildiklerimi arıyor, kontrüm bitince de beleş mesaj atarak bilgilendiriyordum insanları.İnsanlar da sağolsunlar nasıl ya neden hiç haberimiz yok neden hiç afiş yok diye şaşkınlığa düşüyorlardı lakin, ama yine de yılmıyordum dostlar. tam işte o şaşkınlık anında boşver bilet bulabilicez diyerek çok kişiye söyleme bir sırrımız var göz kırpması yapıyordum onlara. Daha önceki yıllarda Depeche Mode geliyor, Moby geliyor diye bol bol sansasyon yaratmışlığım oldu. Yani şu anki dalgınlık mertebemden bir kademe daha yüksekte ikamet ediyor olsam Jimi Hendrix geliyor, Queen konseri varmış da diyebilirim günün birinde.

6 Ekim 2009 Salı

umduğunu değil bulduğunu yer

Yine dümdüz mantığım dürttü beni, 'kırılan ayağı çabuk iyileştirmek için ne yapmalıyız?' yazdım google 'a , ilk olarak karşıma 'ayağı kırılan kuzuya işkence' diye bi link çıktı. Sonra 'kırılan ayağımı çabuk iyileştirmek için ne yapmalıyım?' yazdım bu sefer. Travmatoloji danışma hattı diye bi yerin telefonu çıktı. Bir travma geçiriyor olabilirim. Biraz sohbet ederiz belki, ona İstanbul'daki hayatımdan, Tuğçe'den, çalıştığım yerden filan bahsederim, dertleşiriz diye düşündüm. Numarayı not ettim bi yere. Sabah annemle babam evde yokken en yalnız anımda aricam onları.

Evet, anlaşılacağı üzere dün itibariyle artık sıkılmaya başladım. Annemin herkesten sır gibi sakladığı kapalı kapılar ardında evin en güzel mobilyalarını hapsettiği müzede, yani evimizin misafir odasında yayılarak telefon defterimden alfabetik sırayla 'naber ya', 'nasıl gidiyo ' , 'naber nası gidiyo', 'hava nasıl oralarda üşüyor musun? ' gibi can sıkıntısını bastırma mesajları attım eşe dosta. Ayağım tamamen iyileşmediği sürece bu odaya girmem serbest. Lakin babam giremiyor misal, annem saniyesinde yakalayıp ağzına zıçıyor. Çünkü o sağlıklı. Ama 4 yıl önce topuğunu kırdığında o girebiliyordu, ben giremiyordum. Hrkesin her şeyin bi sırası var bu hayatta. Bizim evde bi engelliler derneği kursak ofis bizim misafir odası olur.

Bi de her misafir de giremiyor o odaya. Mesela bi kadın geliyor, misafir odasında oturacağız diye seviniyorum ben, 'hayır orada oturmamıza gerek yok' diyor annem. Anlamıyorum ben. kendime şunu soruyorum : KİME GÖRE VE NEYE GÖRE MİSAFİR?

Gizli bir misafir odası listesi mi var? Misafir odasına girmeye hak kazananlar ve kazanmayanlar bir araya geldiğinde bu annemde bir akıl karmaşası yaratmıyor mu ? Herkes o odaya girmeye can mı atıyor ? Bu durum arkadaşlarının arasında gruplaşma yaratmıyor mu ? Ayrıca babannemin evindeki misafir odası neden hiç kullanılmadı, misafir dedikleriniz kim, eş dost değil de uzaylı mı?
Bunları kendisine sual ediyorum lakin kendisi bu konuda pek konuşmak istemiyor, bu işin içinde bi iş olabilir, bunların cevaplarını bilmem hayatımı tehlikeye atıyor olabilir .

Evet, dün itibariyle sıkılmaya başladım artık.

2 Ekim 2009 Cuma

ben Nostradamus muyum neyim?

Bugün kontrole gittim. Geçen hafta rüyamda bu kontrolde şok bi kararla doktor amca alçımı çıkarıyor ve bana 'aman tanrım tıp tarihinde bir ilk,mucize bu' filan gibisinden laflar ediyor ve bana spor ayakkabılarımı (spor ayakkabılarım adamın dolabında bekliyormuş meğer) veriyor ben de hastanenin içinde ayaklarımı dışardan bakıldığında blur kılacak şekilde uçan adımlarla koşturuyordum. Bu rüyamdan eşe dosta lafın arasında bahsetmiştim, lakin burada yazmadığıma pişmanım, en azından elimde yazılı bir döküman olurdu ve okurları daha derinden etkileyebilirdim. Neyse ki şahitlerim var.

Bugünkü kontrolde şok bir kararla doktor amca ayağımdaki alçıyı çıkarmaya karar verdi. Evet, bir önceki kontrolde 2 ay yatarsın diyen adam alçımı bunu söyledikten bir hafta sonra çıkardı dostlar, günlük falımda bu yazmıyordu oysa ki. ben bu yüzden biraz şaşırdım, adama emin misiniz filan gibisinden kuşku dolu gözlerle baktım. Sonrasında pilates yapabilecek miyim gibi dünya saçması bir soru sordum, ne zaman üstüne basayım, şişer mi, yüksekte mi tutmalıyım gibi soruların evveliyatıında aklıma ilk gelen bu soru doktor amcanın da burnunun üstüne düşmüş gözlüklerinin üstünden birkaç saniyelik manasız bir bakış atmasına sebebiyet verdi. Sabah uyanışlarımın Ebru Şallı'nın pilates yapış saatlerine denk geliyor olmasından kaynaklanan bir travma geçiriyor olabilirim.

Evet, alçımın çıkmasını istemiyordum, böyle mutluydum, herkes beni seviyordu. Alçının erken çıkması tüm planlarımı alt üst etti. Sevgiye açtım ben ! Annemin öğrettiği kazak örme faaliyeti konusunda da biraz hızlanmalıydım, zira önümde artık iki ay yok.

Artık ihtiyacım olan tek şey bir tülbent! Sol kolumu boynuma bağlayacak kenarları oyalı bir tülbent! Bandaja yahut gerekirse alçıya ikame edilebilecek, feride krugır ' la yarışabilecek bir insanlık mucizesi, gerçek bir başyapıt.
Bu tülbent sayesinde geçici iş göremez durumunu abartmadan İstanbul'da hem iş gören biri olup hem de tam gaz insanların bana sevgi ve şefkat duymasını sağlayabilirim ! Yurtta barış dünyada barış her yerde barış diyor gözlerinizden öpüyorum.

hiçbi şeyden eksik kalmam hayatım


zira sosyal bi insanım. ayağım kırıldı diye olduğum yerde yatacağımı sananlar avuçlarını yalasın (ıyk). başıma gelen bu geçici rahatsızlık sonucu insanların içlerinde bana karşı oluşan karşılıksız bir sevgi ve hoşgörünün birebir ispatı bu fotoğraf. ve bayramın ilk günü idi. o yüzden bayramlık elbise giydim işte ben.
üstelik kırık ayağını umursamayıp yine tatile çıkıp gelmiş özgür kız imajı ile Gümüşlük halkının da sevgisini kazanmıştım, ta ki 'ayağınız ne kadar zamandır alçıda' sualleri art arda sıralanana dek.
insanlar verdiğim 'tam tamına bir gün' cevabı ile şefkatlerini birazcık kaybediyorlardı tabi, bayramda herkesin yanı ailesinin yanıdır diyerekten. olsun varsın.

manzara

bu, ilk kırılma anının akabinde birkaç günlük ayakucu manzaram.



bu da , üstteki birkaç günlük manzaranın akabinde şu an şu dakika babaocağındaki ayakucu manzaram.
bir yerde hata mı yapıyorum acaba?.