23 Aralık 2009 Çarşamba

Selam Boksör !

                                                   Azimle sıçan taş deler. 

Kick boks derslerimden bahsedeceğim az biraz sonra lakin yukarıda bahsini geçirdiğim muhteşem atasözünden lütfen benim şişme kol kaslarım oluştuğu sonucu çıkarılmasın. Mevzu bahis sadece kick boks sınıfında o yarma arkadaşlar tarafından artık kabullenilmemden ibaret.

Şu derslere ortaokula başka bir okuldan yeni gelmiş, arkadaş edinemeyen ergen öğrenci kıvamında gidiyordum da bu duruma gıcık oluyordum. Nihayetinde 3.derse de zamanında girip her yumruk atma fırsatında ortaya atlayarak ben yapacağım diyerek-istekli olduğumu göstererek sonunda kendimi kabul ettirmiş olmalıyım ki dün akşamki derste, dersin hocası bana selam boksör diyerek tombiş eldiveniyle benim tombiş eldivenime boksör el dokundurması yaptı. Allahım nasıl sevindim anlatamam. (bkz bana neler olyuor) Sonra kendime hemen eş buldum, hoca da beni bayağı çalıştırdı. Ben artık bir Million Dolar Baby, sevgili hoca ise Clint Eastwood olmuştuk. Ben kızım diye o adamlar gibi çalışamıyorum. Hoca da haklı, canın yanar diyor ama yediremiyorum işte bunu niyeyse tuhaf bir hırs oldu içimde. 

 Dersin sonlarına doğru hoca seni alıyor elinde kocaman kum torbasıyla çalıştırıyor işte birebir. Bu adamlar (8 tane Arnold ve Sylvester hayal et bebeyim) kendi kendilerine çalışırken birbirlerine bana bak gözüme bak bak olum, dikkatli olazsan yedin y.rrağı diyorlar da sıra bana geldiğinde, sesleri inceliyor , siz buyrun lütfen diyorlar. Ben de kırmızı ojeli tek boksör olarak dövüşüyorum. duf duf duf !!

Dün akşam 8 vuruşlu hareketler yaparken insanlar , adam bana 3 vuruşluk bi şey gösterdi. Yap bunu boksör dedi. Ben de böyle basit şeyler yapmak istemiyordum, daha zor bi şey yapmak istiyorum dedim. Adam güldü ve bana bi şeyler gösterdi işte. Anam adamın bir bildiği vardır heralde dimi. Ne akla hizmet ben böyle hırs yaptım ki. Şimdi masamda oturuyorum öyle. Evet. Öylece oturmak. Sevgili direktörüm geliyor, şunu şunu şunu istiyorum, 25.disembıra kadar diyor. 70 yaşında kadına ben nasıl diyeyim bana bir şey demeyin kollarım, omuzlarım ağrıyor diye. Nasıl diyeyim ha ? Klark Kent gibi gündüzleri ofiste sakin sakin çalışıp akşamları örümcek adam oluyorum nasıl diyeyim ha? hayatım. 

ofise adıma gelen içi evrak mevrak dolu açık zarf

-zarf böyle açık mı geldi?

-yok ben açtım.

-neden?

-gelmiş açtım işte.

-neden açtın sana mı gelmiş?benim adım yazıyor üstünde.

-ya sabah sabah derdin ne senin zuy.?

-sevgilimden mektup gelse onu da açacak mısın?

-ya saçmalama ne alakası var!

-yasal olarak suç bi kere bu yaptığın , bunu bu yaşına kadar öğrenemedin mi?

-sabah sabah derdin ne senin zuy.?

-öğrenmiş oldun, bunu yapmak hem ayıp, hem suç. iyigünner.

-ık mık derdin ne seniniinimırmırmır ... sabah mabah mırmır....

Zarfımı açan bu dangalak'a sonsuz nefretlerimi sunuyorum. Şu an zaten muhtemelen o da benden nefret ediyordur. Ok işle alakalı bir zarf ama ne olursa olsun. Ofisin ortasında osurmuyorsan başkasının adına gelen zarfı da açma. Bu da görgünün başka da bir versiyonu.

Ortaokulda, ilkokulda herkesin olduğu gibi benim de mektup arkadaşlarım vardı ve onlardan gelen mektuplar kapının hemen girişindeki aynanın önünde ben açana kadar beklerdi. Annemle babam açmazlardı hiç. Ben bunu ilkokulda öğrendim mesela. Tamam eski sevdiceğimin eski sevgilisinden gelmiş mektupları karıştırmışlığım vardır ama o da benim gözüme sokmasaydı o halde. Ne bileyim toprağa filan gömseydi, çok özlediyse arada gidip okuyup tekrar gömseydi mesela. O zaman gidip toprağı kazıyıp mektupları okumazdım ben de herhal. Neyse hayatım. Bu başka bir mevzu. 

22 Aralık 2009 Salı

kış

keşke hiç olmasa.


21 Aralık 2009 Pazartesi

Kararsız kalıyorsun demek ki karar kılamadığın seçenekler birbirine yakın. Herhangi birini seçtiğin takdirde sağlayacağın maksimum faydanın miktarı arasında uçurum yok. Bu teze göre kararsız kalmak saçma dimi?
Ama karar vermek tuhaf şey. Karar vermek bi şeyden vaz geçmek demek çünkü. Her karar bir şeyden vazgeçmeyi göze almak demek.

19 Aralık 2009 Cumartesi

saçma

şu dünyada gelmiş geçmiş en gereksiz icatlardan biri yarım küvet değil mi ya ? yarım küvet de neyin nesi? ya hiç yapma ya da kocaman devasa bir küvet yap ki içinde yayılalım dimi. yarıma ne oturabilirsin rahat, ne yatabilirsin, ayakta dursan leğenin içindeymişsin hissi verir. kutu gibi böyle çamaşır makinesi gibi ne bileyim bir boka benzemeyen sevimsiz bi şey. insanın yıkanası gelmiyor.

16 Aralık 2009 Çarşamba

Kick Box Benim Neyime?

Artık ayağım oldukça iyileşti. Kafasına göre zaman zaman kısa süreli sızlamalar olsa da kendisiyle uyum içinde yaşamayı öğrendim. Ara sıra şişecek , yağmurlu havalarda sızlayacak gevişleri gerçekten doğruymuş.Bunu kendi tecrübe edince daha iyi anlamış bulundum.

Lakin dostlar, artık bu kadar hareketsizlik ve yatış pozisyonu yeter diyerek , eski pilates dolu günlerime geri döndüm. Eskiden ders aldığım kadından yine muhteşem pilates dersleri alıyorum ve her ders bitiminde hafiflemiş gibi hissediyorum. 

Yalnız bu dersi aldığım yerde programa bir de kick box dersi eklenmiş. Bu benim gözüme ilişti bir kere. Pilates matının üstünde eciş bücüşken program seyrinin asılı olduğu kara tahtaya ilişiyor gözüm sürekli. Neyse, parayla değil mi ulan şu konuya da bir el atayım derken günlerden bir gün işten erken kaçarak kick box dersine girdim. Derse giderken hayatımda bir kez olsun bir kick box maçını baştan sona izlemediğimi düşündüm. Evet. Bunu düşündüm.Lakin bunu düşünürken az biraz vakit sonra katılacağım bu dersin öğrenci kitlesinin koskocaman kollu devasa adamlar olabileceği bir an olsun aklıma gelmedi. Ben oraya vardığımda herkes ufak çapta bir şok yaşadı dostlar, ben de dahil olmak üzere. Benim kadar ince kollu, kassız, güçsüz vs. bir katılımcı da yoktu. Ayrıca benim kadar güzel bir katılımcı da yoktu. Çünkü tek kadın katılımcı olarak heralde bu dersin tarihine adımı filan yazdırdım. 

Bu kadar Arnold Schwarzenegger arasında ben pilatesçi Ebru Şallı gibi kalıyordum. Arnoldlar benden gözlerini kaçırıyorlar, içlerinden kimse benle eş olmak istemiyordu. Tabi haklı olarak kendi güçlerine eşdeğer bir katılımcıyla beraber çalışmak istiyorlardı. Ben ise orada koskoca bir feminist oldum.Evet. Feminist. Kendime eş bulamadığım halde bu dersi berbat edeceğime dair her türlü ufak sinyali verdim. (bkz ayak altında dolanmak, sorular sormak, yakın mesafe yumruklara bakışlar vs.) Sonrasında tabi dersin hocası bana zoraki birkaç vuruş gösterdi. Ben de madem kimse benle eş olmak istemiyor, ben de bu durumu kendi lehime çevireyim dedim ve kenarlarda mola yapanların ellerine süngerleri tutuştuturarak 'hadi dostum, madem oturuyorsun tut şu süngeri de ben sana vurayım'gibisinden darladım. O kadar güçsüzdüm ki adam bir yandan benim vurmam için süngeri tutuyor, bir yandan da diğer tarafta çalışanları izliyordu (bkz. benim vuruşlarımın adamı hiç sarsmaması) .  

Evet. Böyle bir gazla vurdum da vurdum. Bu gazın kaynağı haftasonu yaptığımız tekken müsabakasında birinci geldiğim için olabilir.

Peki sonuç? 

Şu an içtiğim çay bardağını kaldıramıyorum. Oje süremiyorum. Parkinson hastası gibi ellerim titriyor. Sanki inme indi bana. evet. İnme.Gülemiyorum mesela. Gülmemeliyim. Şu birkaç gün hayattan zevk almamalıyım. Felçli gibi hareketsiz yatmalıyım. İnsan böyle zamanlarda anatomisini keşfediyor. Yere düşen küpeni almak için vücudumda ne çok kas aktif oluyormuş diyorsun. İnsan kendini keşfediyor işte daha ne olsun.

Neyse. Bundan sonraki derslere gitmeyeceğimi sanan Sylvesterlar,Arnoldlar, size sesleniyorum, gün gelecek hepinizi dövücem teker teker (bkz çunlii) .

10 Aralık 2009 Perşembe

Tramvay Güncesi VI

Gülhane tramvay durağı var ya, bilir misin bilmem.(tekerleme gibi oldu) İşte o durak iki kaldırımın ortasında hayatım, yolun ortasında yani. Dün akşam saat 9 itibariyle işten çıkmıştım ki (dev mesailer) tramvay beklerken, aklımda binbir düşünceyle boğuşurken sol taraftaki kaldırımdan orta yaşlı bir adamı kaş göz hareketleri yapar iken gördüm. Adam acaba bana mı yapıyor diye düşünürken adam bir anda daha da celallenip dişlerini göstererek (gülmüyor ama dikkat) senin boğazını keserim hareketi yaptı. Ben adamın benle ne alıp veremediği var diye düşünürken bir anda kıvrak zekamla başımı sağ taraftaki kaldırıma çevirme hamlesinde bulundum. Ancak tatmin edici bir görüntüyle karşılaşmadım. Zira karşı kaldırımda adamın bu mimiklerine karşılık verebilecek kimse yoktu. Tramvay da bir türlü gelmiyordu. Adamın bu hareketleri bana yapıp yapmadığını test etmek amacıyla birkaç adım ileri yürüyerek tekrar adama baktım. Bu on saniyelik süre Celal'in mimiklerle yaptığı kendine has bu alfabeyi sökmemde yeterli oldu. Adam telefonunu gösteriyor, saatini gösteriyor sonra da sürekli olarak boyun kesme hareketi yapıyordu. Besbelli diyordu ki 'saat kaç oldu, telefonuna da cevap vermiyorsun, seni ümüğünü sıkıcam'. Son bir hamleyle başımı bir Türkan Şoray hareketiyle yerden yukarı doğru bir yay çizerek sağa doğru çevirdim. İşte o an gördüğüm manzara karşısında şoka girdim. Celal, yolun diğer tarafındaki dürümcüde gözleme yapan kadına aşıktı, kadın onun sevgilisiydi ve üstelik adama küsmüştü. Bu yüzden telefonunu açmıyordu! Gözlemeci kadına 'gözleme' kelimesinden türettiğim 'Gözde' ismiyle hitap edeceğim postanın geri kalanında. Gözlemeci kadın yazmak takdir edersin ki çok uzun.

Sevgili Gözde eliyle ona git işine , bir bok yapamazsın, hadi ordan be hareketleri yapıyor,   hadi ordan beee kısmının ise yalnızca eee kısmını mimiklerine dahil ediyordu. Evet. Celal ve Gözde birbirlerini görmüşler, tanışmışlar, aşık olmuşlar, seviş yapmışlar, parkta el ele tutuşmuşlar, kavga da ettiklerine göre uzun soluklu bir ilişki yaşamışlar, Celal onun kalbini kırmış, hatta belki de Gözde ona gözleme bile yapmıştı bir zamanlar. O ana dek vitrinde her zaman gördüğüm gözleme açan kadınların bugüne dek hiçbir şekilde sosyal, cinsel,aşk, iş yaşamları olduğunu düşünmedim. Onlar ne kadar maaş alıyorlardır diye bir kez olsun vitrinin önünde duraklamadım. Sanıyordum ki bunları köylerden buluyorlar ne bileyim mesela Rize'den getiriyorlar, ama kadın Rize'de de kendi evinin bahçesine oturmuş hep gözleme yapıyor. Beyaz tülbentlerini çıkarıp geceleri bir ateş böceğine dönüştükleri gerçeğiyle 09.12.2009 tarihinde yüzleştim.

Bundan sonra umarım sen de vitrinlerin önünde durup 5 saniyeni nice Gözdeler' e ayırıp geceleri sevdicekleriyle neler yaptığını hayal edersin. Yakşamlar hayatım.

4 Aralık 2009 Cuma

Hamamcı Teyze

Az önce bir arkadaşım bana bekarlığa veda partisi yapmış başka bir arkadaşının dev komik videosunu izletti. Böyle kolbastı denen şu sinir bozucu danstan yapıyorlar ama hepsinin mutlu ve eğleniyor olduğu her hallerinden belli. 

Ben böyle akraba düğünlerinden filan hazzetmiyorum pek ama bir arkadaşının düğünü olunca dev eğlence oluyor. Hayatımda bunu iki kez yaşadım, bir tanesinde uçağa yetişecektim, aceleden pek eğlenemedim. İş kadınıymışım gibi oldu ama gerçekten uçak yüzünden düğüne şöyle bir uğradım. Ama yine de uğramışım yani böyle valizlerle filan. İki göbek attım ve sonra koşarak havaalanına gittim.

Bir diğeri ise aylar öncesinden nikah şahidi olarak davet edildiğim bir düğündü. Okuldan iki tane arkadaşım zaten yıllardan beri sevgiliydiler, zira ikisini de sevgili olmadıkları zamandan beri tanıdığım için, beni ve sevgili dostum Erdem'i nikah şahidi olmaya uygun görmüşler. Biz tabi onore olduk. Yalnız o nikah masasına oturduğumuz anda bir zamanlar okuldaki dönemlik korkunç ödevleri yapmak için biraraya geldiğimiz vakitlerden tek farkımız gelin arkadaşın ve benim üstümüzdeki giysiler ve topuklu ayakkabılar, Erdem ile damat arkadaşın ise traşlı suratlarıydı. 

Ben, Erdem ve Darla tabi ki taa İstanbul'dan kalkıp sırf bu nikah için Altınoluk'a gittiğimiz için de bu törenin maskotları oluverdik. Ama bir düğün olsun yeter ki ben koşa koşa giderim nerden bilecekler. 

İşte bu düğün deniz kenağrındaki bir otelde yemekli memekli tumba çalan adamların müzik yaptığı nezih bir ortamda gerçekleşirken ben de kırk yılda bir giydiğim topuklu ayakkabıların verdiği heyecanla bolca yiyip içtim. Sonra aradan uzunca saatler geçtikten sonra herhalde artık düğün bitti diyerek masanın altında tam da ayakkabılarımı gizlice çıkarmıştım ki birden beş tane roman amca ortaya kurularak her türlü eğlenceli çalgıyı biraraya getirip oradaki tüm insanlığı raksettirdiler, hop hop zıplattılar. Ayakkabılar, papyonlar, kravatlar çıktı. Coşan coşana bir insanlık, ne şen bir güruh.

Zaten bir düğünde bu kadar eğlendikten sonra uzaktan- yakından tanıdığım herkesin düğününe sanki kendi düğünümmüş gibi süslenip gittim. Hatta arada hiç tanımadıklarıma da gittim sırf düğün diye. Ayrıca bu topuklu ayakkabı giymek için de eşsiz bir fırsattı. Ve inanın dostlar her birinde sanki kendi düğünümmüş gibi raksettim.

Hatta şu an şu dakika istiyorum ki akşam bir düğün olsun mesela ben ona da gideyim. Geline damada sarılayım ve düğünde olmanın verdiği mutluluktan değil de sanki gerçekten bu hayatta en çok istediğim şey bu çiftin evlenmesiymiş gibi davranayım. 

Tekirdağlı değilim ama annem ve babam orada ikamet ettiklerinden az biraz Tekirdağlı sayılırım. Acaba bu düğün sevdam buradan mı geliyor? Mesela birazdan ofise  Yunan başkonsolosu gelecek, ben o adama sanki turistmiş gibi mi davranayım. Look at me look look look diyerek karnımı göstereyim içeri çekip yılan dansı yaparken,9-8'lik diyeyim, do you like Turkish delight diye sual edeyim yahut yere yatıp çamaşır yıkar gibi dansederek look at me it's aunt hamamciiğ filan diyeyim istiyorum. Allahım bunu yapmayı çok istiyorum. ego-iktidar savaşı olan bu iş yerine biraz renk katmış olmaz mıyım? olurum!