30 Nisan 2009 Perşembe

Sizin suçunuz değil bayan

Darla' nın son kez gidişi beni dev bir depresyona soktu. Günlerce ha gitti ha gidecek diye diye zaten yeterince melankolik olmuştum. Küçük çocuklar gibi 'gitmee , bir gün daha kal' deyip durdum sürekli. Çocukken gitmesini istemediğim çocuklu misafirlere yaptığım numarayı yapacaktım bu kez kesin: Kapıyı kilitleyip, tam kapının önünde kollarımı iki yana açarak 'Yol Yok!' diyecektim. Kafaya koymuştum bunu. Minik kedim, biriciğim Mehmet de artık beni sevmiyor, pencereden sürekli atlama pozisyonlarında aşağıya doğru bakıyordu. Aklında binbir türlü fizik-matematik işlemleri yapıyordu besbelli. Ama bana bunu belli etmek de istemiyor, adını çığırdığımda hiçbir şey hesaplamıyormuşcasına balet pozisyonunu alıp gözküyüzündeki kuşları kesiyorumuş havası yaratmaya çalışıyordu. Ama ben bunları yemem arkadaş.Camı kapadım, onu salona hapsettim. Şimdi de sıra Darla'ya gelmişti. Aklımdaki plan, o tam gideceği gün telefonda yine ona gitmemesi için yalvarma yönündeydi. Bu yüzden' işin bitince beni ara' dedim kendisine. Ancak kıvrak zekaya sahip candostum Darla, beni aramayıp, direkt Ulusoy'un yolunu tutarak,üstüne cep telefonunu da kapatarak, ancak memleketine, hometownuna dönünce beni aramayı akıl etti. Ben de işe yaramayan planımla dımdızlak ortada kalmıştım. Yağmurlu, kasvetli, pis bir hava vardı. Geçen gün uzaktan görüp beğendiğim retro güneş gözlüklerden birini almayı, bunun bana iyi geleceğini düşündüm, yola koyuldum. 15 kiloluk laptopumla çok da fazla uzaklaşamadım. Neyse ki gözlükçü yakınlardaydı. Gözlüklerin üzerinde 'Takıp fotoğraf çektirmek yasaktır' yazısını gördüm. Ne saçma bi uyarı dedim kendi kendime. Ama sonradan gözümün önüne o gözlükleri takan liseli, minik, çok gürültü yapan kızlar geliverdi. Hatta belki de bazılarını kırmışlardı bile. Zavallı esnaf da bunlardan çok çekmiş olmalı ki, bu yazıyı buraya yazmış diye içimden geçirdim. Gözlüklere uzandım, o pis kızlardan olmadığımı belli etmek için 'Deneyebilir miyim?' diye sordum, tezgahı düzenleyen kadına. 'Tabeyki deeğ' dedi gülümseyerek. O da benim pislerden biri olmadığımı anlamış görünüyordu. Aramızda hemencecik de bir bağ oluşuvermişti. Daha gözlüğü takmadan mutlu oldum. İçlerinden birini seçtim,siyahlı beyazlı güzel de bi şey efendime söyleyeyim. Ayna buldum. Gözlüğü taktım.. Ve derken gözlüğün tek camı ÇAAT diye yere düşüverdi! Kadın, tezgahın ardından bana çok ama çok pis bir bakış attı. Bir şeyler söyleyecek gibi oldu. Ben de ona bakışlarımla cevap vermek istedim.Dişlerimi de sıkarak ona çok pis bir bakış attım. Ancak birkaç saniye sonra tek camdan ona baktığımı farkettim. O anda panik olarak sağa sola baktım yine tek camlı. Ne yapacağımı bilemiyor, anlamsızca etrafa bakıyordum. O sırada diğer esnaf bey imdadıma yetişti ve 'Sizin suçunuz değil bayan.' dedi bana. Teşekkür ettim, tek camlı gözlüğü çıkarıp adama geri verdim. Dükkanda çok güzel şeyler olmasına rağmen içimden bir ses oradan uzaklaşmamı söyledi. Laptopum ve ben bir bilinmezliğe doğru yola çıkmıştık yine.

23 Nisan 2009 Perşembe

Başlık koymak istemiyorum

Bugün, sevdiğim birini üzdüm. Sonradan daha çok üzülmemesi için onu şimdi daha az üzmeyi tercih ettim. Aslında bunların hiçbirini de istemedim. Bazen olaylar tamamen sizin kontrol edemediğiniz şekilde gelişir. Durum akışının dışında kalırsınız. Hep dışında kalmak imkansızdır, düzen budur, bu akışın içine girersiniz ve o zaman da olmak istemediğiniz biri olursunuz. Uzakta olup istenilen biri olmak ya da içinde olup, dahil olup istenmeyen bir kılığa bürünmek arasında bir seçim yapma zamanı gelir. İstediğimiz kişi olmak herbirimizin istediği vaziyet tabi. Ama bizi canlı kılan da dahil olmak değil mi aslında? Tüm dış etkenlerden kendimi uzaklaştırıp, gürültünün, egzos dumanlarının, reklam panolarının olmadığı bir yere gidip, saf düşünebilecek bir fırsatım olsun istiyorum. Ben neler diyorum..

22 Nisan 2009 Çarşamba

Bir daralma anı


Bu yağmurlu havada o kadar mutsuzum ki, evimde bile olmak istemiyorum. Nerde olmak istediğimi de bilmiyorum. O kadar saçma bir hissiyat içindeyim; 'hayat çok boş' bile diyebilirim dostlar, siz bana aldırmayın. Beni tek mutlu edecek şey 1,5 porsiyon ıspanaklı börek ile büyük boy ayrandır. Onlara da şu anda ulaşabilmem ne yazık ki imkansız. İş çıkışı börekçi yollarına koyulmalıyım. Yağmurdan da nefret ediyorum. Yağmuru seven insanları anlamıyorum !Yapış yapış pis bir su. Yağmurda yürümenin neresi güzel olabilir. Denizdeyken yağabilir tamam o güzel çünkü zaten ıslaksın.Ama kuruyken ıslanmak istemiyorum. Ayrıca ayağımdaki bu yok denecek kadar az malzemeden yapılmış ayakkabılarla sulara bata çıka yürümek de istemiyorum. Ofisteki bu kırık şemsiyeyi taşımak hiç istemiyorum. Ama şemsiyesiz de yürümek istemiyorum. O zaman hayattan iyice nefret edip, kendimi bir arabanın altına bile atabilirim. Yarın 23 Nisan tatili bile heyecanlandırmıyor beni. Beni üzmüş , mutsuz olmuş olmama sebep olan insanların da mutlu olmasını istemiyorum şu dakika. Aman ne hali varsa görsün diyemiyorum. Hatta yazdıkça daha da nefretle doluyorum. Ne oluyor bana? İçime şeytan girdi.
...
Tam içime şeytan girdi yazdıktan sonra bir arkadaşımın babasının kalp krizi geçirdiğini öğrendim,7 damarı tıkalıymış. İyi mi diye sordum.'yanına giremiyoruz ama iyiymiş.'dedi. Bu şımarıklığım yüzünden de kendime çok kızdım şimdi.

20 Nisan 2009 Pazartesi

PAZART

Günlerden pazartesi bugün. Bir ton yapacak işim var. Daha haftabaşı ama her nedense felaket halsiz hissediyorum kendimi. Bahar yorgunluğu diyor, havadandır diyor geçiyorum. Dün çok sevgili arkadaşım Jaklin, sanki bir önceki gün gecelere akmamışcasına sabahın erken saatlerinde beni aradı. Ben de fuller dünyasından birisinin bir an önce uyanıp beni aramasını bekliyordum zaten. Koşarak evden çıkıp güneşli bir bahçede limonata içtik. Limonata içmedik aslında. Ama ben limonata içmiş olmak isterdim. Öyle hayal ediyor ve canım ne isterse onu yazıyorum. Cihangir'deki muhteşem piyasa Paz-art'a gittik. Her zaman manzaraya nazır oturduğumuz merdivenlerin hemen altında olmasına rağmen, sanki başka bir yermişcesine esnaf bizi yanlış tariflerle bir sağa bir sola dolandırdı da dolandırdı. Biz de en sonunda 'boşver panayırı, kendi panayırımız kendimiz yapalım' diyerekten yıllarımızın geçtiği merdivenlere saldık kendimizi. Ama bir de ne görelim, bu pazart dedikleri şey hemen bizim merdivenlerin altıymış. Herkesin panayırı kendine diyerek buz gibi biralarımızı gözümüze güneş vura vura yudumladık.Herkes sabahın köründe çay ve kahve içerken biz Jaklin'le bira içtik. Neden bira içtik ? Hiçbir fikrim yok. Zaten Jaklin ne dese ben yaptım, ben ne desem o yaptı. Hiç kavga etmedik.Bizden başka tek bir bira içen yoktu.Tanıdık tanımadık herkes oradaydı. Andy Warhol kılıklı arkadaşım,biriciğim Özgür'e orada rastlamak beni hiç şaşırtmadı. Kendisi hiçbir şeyden eksik kalmaz. Ben ise 3 liralık elbisemle adeta bir stil ikonuydum. İki haftada bir oluyormuş duyduğuma göre. Ama o kadar biradan sonra çok iyi duyamamış da olabilirim.Çimenlere yayılmak güzeldi dostlarla beraber. Siz siz olun, gördüğünüz çimene hemen yayılın,baharı kaçırmayın. İyi günler.

15 Nisan 2009 Çarşamba

Anılar anılar şimdi gözümde canlandılar


Eskiden çalıştığım cafede, zamanımı hoş geçirebilmek ve saçma insanlarla uğraşabilme konusunda eşik seviyemi arttırmak ve takmamak adına, orada bir dizi karakteri olduğumu hayal ederdim. Burcum yüzünden olsa gerek, çok hayalperestim, napalım. Cafeye gelip giden insanların ikili ilişkileri hakkında da masalarına gidip geldikçe fikir sahibi olurdum. Bir keresinde nişanlı bir çiftin ayrılışına denk geldim. O güne kadar mutlu olan çift, birden bire kızın talebi üzerine ayrılmak durumunda kaldı. Çocuk saatlerce yalvardı. Ama söyleyeceklerine çalışmış önceden, belliydi, ezbere konuştu hep. Kızın gerekçesi de çocuğun, arkadaşlarının yanında kız arkadaşının kollamaması mıymış kaba davranması mıymış neymiş. Tam olarak hatırlamıyorum, üstünden çok vakit geçti. Filmlerdeki gibi, kız yüzüğünü çıkarıp masaya koyup arkasını dönüp gitti. Ama üzülmeyin, aylar sonra elele gözgöze yine çalıştığım yere geldiler. Ama ben hiç şaşırmadım. Çocuk geberince kız da biraz artislik yapıverdi, ama olsun o kadar.
Diğer bir çift hikayesi ise Betül ve pazar günleri kahvaltıya birlikte geldiği ismini hatırlamadığım sevgilsi ile alakadar. Şimdi efendim bunlar her pazar mutlu gelip, kahvaltılarını bitirdikten sonra dev bir kavgaya girişirlerdi, rutin pazar kavgası. Sonra günün birinde ayrıldılar. Ben buna da şaşırmadım. Hatta 'oh be ' bile demişimdir. Sonra Betül denen bu şeker kız hiç sallamadı, mutlu mesut hayatına devam etti. Ama çocuk biraz dertlendi. Ama nasıl oldu da o kadar zaman bir kez bile karşılaşmadılar ben anlayamadım. Benim gibi bir gözlemci için adrenali son derece yüksek bir iş yeri. Zaman zaman Betül içeride oturur, kitap okurken erkeğimiz kapımızın önünden geçiveriyordu. Ya da çocuk içeride Miller içer ve badem yer ve dertli dertli ' Betül'deki esas sorun bence kendi içinde kaybolmasıydı' gevişleri yapar iken Betüş ablamız o sırada alt kattaki kitapçı ile flörtleşiyor ve bizim dikkanın önünden süzülerek bir bilinmezliğe doğru gidiyordu. Ben de ha karşılatılar ha karşılaşacaklar derken ciddi tansiyon problemleri yaşamaya başladım. Cafeden ayrılmaya ve daha sakin bir iş bulmaya karar verişim o dönemlere tekabül eder. Kimse ne yaptığını bilmiyordu bence. Ben hiç bilmiyordum. Üçüncü kısa hikayemiz ise İdil ve Burak hakkında. Bunlar mutlu mutlu gelirken birdenbire mutsuz ve teker teker gelmeye başladılar. Ben de dayanamadım gittim bunu kadına söyledim. 'Beraber ve mutlu gelin artık' dedim. Vallahi dedim. 'Hiç görüyo musun Burak'ı? ' diye sordu. Ben de 'Geçenlerde şurda gördüm bi kadınla geldi ama hiç korkulacak bi şey yok, kadının dev bir burnu vardı dedim.' Demez olaydım. İdil delice ağlamaya başladı. Adamın dev burun fetişi varmış. Ben nerden bileyim be. Hem dev burun fetişi de neyin nesi? Çorap olur, çatal olur, ayak olur da, büyük burnun neresi çekici anlam veremedim. Sonra birkaç kez daha bir araya geldiler. Mutlulardı. Ama olmadı gene de. Ben cafenin iyilik meleği olarak üstüme düşen görevi yapmış, huzur içinde evimde rahat uykular çekebiliyorum. Sırf güler yüzlü davrandığım için beni kendisine aşık zanneden, cafeye türlü aşk mektupları gönderen, cafenin işletmecisinden beni 'isteyen', adımı koluna dövme yaptıran 58 yaşındaki Fazıl Amca'yı ise hatırlamak bile istemiyorum. Delice içip ağlayan bu amca bir keresinde kendisine 'Gelmeyin artık yeter'dediğimde bana 'Ne kadar gelmeyeyim?' diye sormuştu. 4 ay demiş bulundum ben de. Aylarca ortadan kayboldu. Günün birinde geri gelip 'Neden geldiniz gene?' denildiğinde 'Bugün 4. ay doldu.' şeklinde cevap vermişliği vardır. 20 kilo kaybedip sahalara geri dönmüştü Fazıl Dayı. En son 11 yıl gelmeyin demiştim. Bir daha da hiç görmedim.

Alkol, düş yakamdan !


Akşamüstü hafif sarhoşlukları seviyorum. Peyote'nin terasına güneş vurduğu zamanki sarhoşlukları mesela. İşte o çook keyifli olduğun anda buna bir son vermeliydim. Akşamüstleri çok keyifli diye diye gece 2'ye kadar içtim de içtim. Tanrım, benim aklımı başıma devşirt! Bir de içimizden bazılarının eve dönüş yolunda bakkaldan bira alma alışkanlığı var. Bu da başka bir stil.

14 Nisan 2009 Salı

R. is the best

R. benim bağlı çalıştığım kadın, iş yerimde. Kendisi dev tahamülsüz, ama haksız yere de değil yani. '15 yıl insan Londra'da yaşayıp İstanbul' a dönünce delirmeden edemiyor'un birebir örneği. Umarım her şey yolunda gider ve burdan terk-i diyar eylemez ve benim de başıma deli manyak birini vermezler. Bana 'Pakistan ' a gidicem çok parlak bi iş var, bilmem kaç yıl kalmam gerekecek,sen de gel' dese giderim ulan! Bana güven veriyor. Bi de içki içtiğimiz zamanları seviyorum bazı akşamlar. Gündelik hayatlarımızdan bahsettiğimiz zamanları. Bu da böyle biline.

Özleyiveriş

Bazen bazı anları, bazı halleri o kadar özlüyorum ki, o anlara tekrar ulaşamayacak olmak beni karanlık bir kuyunun dibine itiyo adeta. Yej' le dünyada birbirimizi teselli edebilecek tek insanlar olduğumuza inandığımız günleri, Darla'yla İzmir' e bir günlüğüne gidecek gücü bulabildiğimiz anları özlüyorum. Lisemi özlüyorum, güneşli bahçesindeki insanları ve hiçbir şeyin farkında olmayışımızı. Lothar'ı özlüyorum. Brune' ü özlüyorum. Deniz' i çok özlüyorum. Parlak saçlı olduğumuz, içki içip yorulmadığımız zamanları özlüyorum. Şimdi iyi görünmeye çalıştığım ve içimdeki hayalkırıklığını saklamaya çalıştığım insanların aslında benim ta içimde olduğu günleri özlüyorum. Hatta yılları. Ama özlemiyormuşum gibi davranmak zorunda kaldığım için bugünümü, şu anımı hiç özleyeceğimi sanmıyorum.

13 Nisan 2009 Pazartesi

Suya dönüş


Yıllar önce bilim teknik gibi bir dergide iki makale okumuştum. Bir tanesi şöyleydi: İnsanlar yıllar geçtikçe daha az konuşacak, ama beyinlerini daha çok kullanacaklar, o nedenle ağzımız küçülecek, kafamızın hacmive gözlerimiz büyüeyecekmiş. Gözlerle de anlaşabilecekmişiz çünkü. Telepati gibi yani. Bir diğer okuduğum şey ise insanın sudan gelip suya gideceği yönündeki bir görüştü. Aynen huydan gelip huya gittiği gibi. İnsan ilk olarak suyun içindeki bir canlı olarak dünyaya gelmiş gevişiyle alakalı bir makale. Zamanla ozon tabakasındaki delik yüzünden topraktan elde edilen besinlerin gittikçe zarar görmesi, zararlı hale gelmesi, dolayısıyla insanın da su ürünlerine yönelmesi; göl, deniz, okyanus kenarlarına yerleşmeye başlaması, suyla vakit geçire geçire akciğerin buna uyum sağlaması, gelişmesi, hatta solungaçlarımızın oluşması ve parmaklarımızın perdelenmeye başlamasıyla yüzyıllar sonunda suda yaşayan birer yaratık haline dönüşmemizle ilgili bir makaleydi. İkincisi nerden baksan daha keyifli. Ben balık olmak isterim. Zaten burcum da balık.

Darla'ya selam

Ben bazen başkaları da okuyacak diye çok gizli bi şey yazamıyorum buraya ya. Sevgili günlük diye başlayamıyorum.Neden neden ? Darla gitme. Belki de benim hayatımı kurtardın iki gece önce. Sevgilerimi yolluyorum sana burdan .Öperim. Sen de blogundan bana rica edebilirsin. Konuşmaya gerek yok. İnternet bizi asosyal bi bitki haline getiriyo. Dün bunun hakkında konuştuk, ben pijamamla sokakta kazandibi yerken ve tam Mami yanımızdan geçerken.

12 Nisan 2009 Pazar

Sabah

Uyandım. Güzel bir gece sonunu kötü getirdi. Bir daha hayatta içmem herhalde, dedim yine ve yine inandım buna.şu anda eminim mesela içmeyeceğimden. Midemde bir hareketlenme var, bu biricik kedim Memo'nun dikkatini çekmiş olacak ki, karnıma atlayıverdi. Şimdi onu sakinleştirmeye çalışıyorum. Sabah sessiz. İçki içtiğim günün sabahında diğerlerinin de uyanmasını beklerim. Beklerken de geçirdiğim akşamın kritğini yaparım. Saatler boyu uyuyamam. İçki içip bir türlü uyanmayan insanlara da imrenirim. Ben de onlardan biri olsaydım çok mu zor olurdu hayat ? Sanmam.
Keşke şimdi biri bana şahane bir pazar kahvaltısı hazırlasa...

10 Nisan 2009 Cuma

Mektup


Düşündüm ve mektubun en romantik iletişim aracı olduğuna karar verdim. Kullandığın her gerece dokunuyorsun bir kere. Kaleme dokunuyorsun, kağıda dokunuyorsun, bazen yoruluyorsun ya da duygu alemine dalıyorsun, yüzünü kapıyorsun, bazen yüzün de kağıda değiyor. Kendi içinden çekip çıkarıp kağıda koyuyorsun. Kendi el yazınla anlatıyorsun. Bu gerçekten tamamen sana ait ve senden kopup gelen bir şey. Yazı karakterin senin karakterin. Bunu yolladığın kişiye aslında teninden bir parça yolluyorsun. Sonra onun yeni sahibi, kağıda dokunuyor, senin tenine dokunuyor. Kağıdın üstünde, içinde tüm duyguları kendi içine alıyor. Senin bir parçan ona gitmiş oluyor. Bu nedenle herkese yazamam mektup. Yazdıklarım da benim için ayrıcalıklı olduklarını bilsinler bundan böyle.

Bira & Vodka

Kahvenin sosyal bir içecek olduğunu düşünüyorum. Evet bunu sabahalara kadar düşündüm. Kahve içmek için buluşup kahve içilmez bile bazen. Ama adı hep 'kahve içmeye gitmek'tir. Kahveye ikame edilecek alkollü içki de bira olabilir kanımca. 'Bir kahve içelim bi gün yaa' ya da 'Buluşup bir bira mı içsek soğuk soğuk? ' deriz ama malesef 'Buluşup iki vodka çaksak mı? ' asla demeyiz. Votka sert sex gibi, bira ise belki sadece öpüşme. Birayı hep içebiliriz. Vodkayı ise zaman zaman. Ağırdır çünkü, adamı tokatlar. Zaten öpüşü uzun tutunca insanoğlunun canı seviş ister. Birayı da çok içtiğimizde, içtikçe içesimizin gelmesi ve votkaya geçiş yapışımız da buna denk değildir de nedir ? İyi günler.

Sanja Ivekovic

Sanja Hanım, Hırvat bir plastik sanatlar sanatçısı. Hırvatistan'daki ilk feminist sanatçı. 2010 projesi kapsamında Mayıs ayında İstanbul'a bir aylığına gelecek ve sığınma evlerindeki kadınlarla bir atölye çalışması yapacak. Bu kadınlara kendi yüzlerinin maskesini yapmayı öğretecek ve bu maskeler 2009 Biennal'inde sergilenecek. Maskelerin altına konulan ışık düzenekleriyle ve bu şiddet gören kadınların hikayeleriyle birlikte sergi alanında kasvetli bir hava oluşuyor. Kendisi bunu 11 farklı ülkede daha yapmış. Maskeler, kimlikleri gizlemenin; aynı zamanda kendi yüz hatlarını da ortaya çıkarmanın; dolayısıyla kendi kimliğini de yansıtmanın birer sembolü. Sanja, bir haftalık bir ön ziyaret yaptı, ben de kendisinin asistanlığını yaptım. Bu şekilde kendisini tanıma fırsatım oldu. Şeker kadın vesselam.
Bir diğer projesi ise, sığınma evinin birebir planını çok işlek bir meydana çizmek. Taksim Meydanı ya da Tünel gibi fikirler var şu an .Ama nereye olacağı kesinleşmedi. Sığınma evlerinin her zaman adresleri gizli tutulur, merkeze yakın göze çarpmayan binalar seçilir. Birçok kişi varlığından bile habersizdir. 'Bu evlerin varlığı aynı zamanda şiddete maruz kalan kadınların varlığının bir ispatı' demek istiyor Sanja Teyze. İstanbul'daki sığınma evlerinde barınan kadınlar da kendi hikayelerini yazacaklar. Ben ellerinde örnek olsun diye daha önce birlikte çalışılan diğer ülkelerdeki derlemelerinin çevirilerini yapıp onlara yolladım. Öyle hikayeler var ki, insanın şanslı hissedip Tanrı'ya inanası geliyor.

9 Nisan 2009 Perşembe

uzun mesafe ilişkileri

Uzun mesafe ilişkisi denedim evet. Geleceği günü beklemek , efendime söliyim havaalanında heyecandan tansiyonunun düşmesi güzel anılar gençlik adına. ama uzun mesafe ilişkilerini manasız buluyorum zaman zaman; eğer kavuşma tarihi çok geçse ve umutsuzsa. Hele uzatmali bir ilişki artık uzun mesafe ilişkisi boyutuna taşınıyorsa telefon faturasına verilecek parayı, yeni insanlarla içelecek kahve ya da biraya harcayalım derim ben.

8 Nisan 2009 Çarşamba

First of all

Şu İş Bankası'nın miles bilmem ne kartı beni mahvetti. Hayatta bıraktığınız iz bu kadar diye minnacık bir metro güzegahı gösteriyo.Kendi çizgimi hesaplamadan edemedim.Neyse ki bazen oraya buraya giderek , her şeye atlayarak birazcık belki de renkledirebilmişimdir kendi hayatımı, bilemiycem.Bikaç sene sonra çizgimi yeniden hesaplamaya karar verdim, ajandama not ettim. Şu sıralar çizgim sadece Beşiktaş ve Yenikapı arasında. Zaman zaman da Atlas pasajına uzanıveriyorum. Neyse ki keyfim yerinde. Ufak tefek aksaklıklar dışında hayat rutin ilerliyor ve istediğim de bu galipa. Ama bahar yine ortalığı hareketlendirir , ben söyliyim baştan. İlk yazım bu oldu, çok heyecanlıyım, ne yazsam bir türlü bilemedim.deneme bir-ki.