31 Temmuz 2009 Cuma

sanal aşka hayır sanal sekse evet

rabbime bin şükür, şu hayatta halen genç bir insan olmamdan ötürü küçük yaşlarda hayatıma giren internet vesilesiyle çet yaparak tanışıp kaynaştığım biri olmadı. Sicilim temiz, bunu özgeçmişime bile eklemek istiyorum. Dolayısıyla 'bi buluştuk, adam- hatun feciydi aağbii alakası yoktu fotoğrafıyla' filan gibi sohbetlere hiç dahil olamadım.Olduysam da hep pasif rol oynadım. Zaten hayatımda da hiç ' bi buluştuk g.tüm düştü' filan gibi bi duruma da rastlamadım. Nedense yüzünü bile görmediğin birine yaşamından bir paylaşım alanı yaratma fikri,aşkı memnu'nun geçtiği evdeki havadan bile daha fazla geriyor adamı.

sanal ortamda tanışan insanlar belli bir miktar çet sonrası buluşuyorlar mesela, bi şeyler içiyorlar bi yerlerde(bir dünya klasiği), önce çekingen tavırlar filan ya da belki aşırı rahat (kişiye göre değişir heralde), sonra birbirlerinden hoşlaşıyorlar, öpüşler, sevişler geliyor ardı sıra. Aradan mesela aylar ya da yıllar geçip de oturaklı bir ilişkiye dönüşmüş olan bu sanal ilişki çiftleri, 'ay ilk buluşmamızda sen beyle beyle demiştin bebeyim ya' felan gibi şeyleri romantik buluyorlar mı acaba bunu gerçekten merak ediyorum. 

Zaten hiçbir şey doğal sürecinde gelişmemiş ki bebeyim!

Sevdiceğinizin çift taraflı bantla ağda yapıyormuş edasıyla, yüzünde sadece memurlarda bulunan bir memnuniyet ifadesiyle yapıştır ve hemen çek yöntemini kullanarak evdeki kediler yüzünden şortunuzun üstüne yapışmış tüyleri yok etme çabası ve 'tamam şimdi diğer tarafa dön' deyivermesi bile internet ilişkilerinden daha romentik olabileer.

28 Temmuz 2009 Salı

insan inbox'ından korkar mı?

ada kafası

gözlemlerim sonucu vardığım netice doğrultusunda söyleyebilirim ki bu sene de her yıl olduğu gibi mini mini bağyan arkadaşların denize tamamen dalmadan hemen önce en fazla bir saniyelik popoyu dışarıda tutma eylemi  başarıyla sonuçlandı. Güzel ve parlak popolara buradan alkış.

Tatil dönüşü işçi arılar gibi çalışıyor musunuz? Benim ne işim olur bunnnarlan mı diyorsunuz? İşlevsiz ve bir boka yaramaz mı hissediyorsunuz? Öyleyse sakin olun ve bir nefes alın. Çünkü bu sadece bir tatil dönüşü sendromu! Ayıp değil, günah hiç değil , rahatlayın, gidin bir sigara sarın kendinize, bırakın da mis gibi ada , güneş, deniz üçlüsünden sizi fer tutan, dünya düzenini bu hale getiren allahsızlar utansın.

17 Temmuz 2009 Cuma

Ekşi erik, limon v.s.

Hayat ne kadar da bulanık.

Ancak bunu şiirler , maniler yazmak için söylemiyorum dostlar. Ben öyle bir insan değilim , olamıyorum, olmaya çalışınca da saçma bi şey çıkıyor ortaya. Hikaye şudur ki; evden çıkarken tüm yaşamım boyunca 3.kez filan başıma gelen nadide talihsiz olaya  -lensini evde unutma-   yakalandım. lensim takılı olmadığında etrafımda gelişen vakalar karşısında insanların mimiklerini yakalayamadığım için dümdüz bir hikaye dinlemişim gibi hissediyorum ve sıkılıp uykum geliyor. evden çıkış ve lens kutumu yanıma almayışım arasında kırk dakikalık bir zaman dilimi var.  Bu şahane zaman dilimi içerisinde verimliliği maksimum düzeyde tutmaya çalışarak tramvayda biraz uyuklarım düşüncesiyle lensimi takmamış, türlü ince planlar yapmıştım ki şaşkınlığa doymayan ben, bu işten an itibariyle zararlı çıkmış bulunuyorum.

Ofis içinde de güneş gözüme vuruyormuşcasına göz yuvarlakları miyopluktan ötürü yukarı doğru uzamış olan bendeniz, merceğimin netlik ayarını yapabilmek için gözlerimi kısarak insanlara manasızca bakıyorum her miyoplu insan gibi ve tabi onlar da bana bu tuhaf ekşi erik yemiş suratlı halimden dolayı manasızca bakıyorlar. Hepimiz ekşi erik yemiş suratlı kişiler oluveriyoruz, benim bir çift lensim yüzünden düştüğümüz durum can yakıcı. Herkese lensimi unuttuğumu açıklamaya çalışıyorum ancak konu lensime gelemeden yanımdan ayrılan dostlar da hakkımda neler düşünüyorlar diye de meraklanmıyor, endişelere mahal vermiyor da değilim. 

15 Temmuz 2009 Çarşamba

kaldıysa

Ayşegülün evindeki lanet olası tuvalet kapısına buradan merhaba

Dün sevgili dostum, biriciğim ayşegüllen beraber tüm dünya ve insanlık için gereksiz ve saçma ancak kendimiz için çok verimli ve mana yüklü bir gece geçirdik. Kendisi mustarip olduğu dertten ötürü sürekli olarak ağzının yalnızca bir kısmını gülümsetip, gülümsediği tarafa doğru kafasını 45 derece kadar çevirme ve tam o sırada da nefes vererek hıçkırığa yakalanmışçasına ufak bir karın hamlesi ile aşağılayıcı ve anlam verememe efektini birleştirerek vay anasını be hareketi yaptı. Yalandan gülümseyerek, hey gidi dercesine. Ben de onun omzunu sıvazladım.

Başka dostlar da zaman zaman bize katıldılar, sonra yok oldular.

Boşaltım ihtiyacı hisseden dostlar zaten bir bir ayrılıyorlar evden. Zira bozuk olan hela kapısı salona nazır işinizi görmek durumunda bırakıyor sizi. Aralık filan da kalmıyor, yerçekimi midir,  ağırlık merkezi  midir yoksa salonda oturanların wc'de olup bitenlere merakı yüzünden ortada oluşan  kapı açma enerjisi  midir, sonuna kadar açılıyor ısrarla.
Pek de hoş ve işlevsel sayıl maz.

Bu durum 'ulan birbirimizi işerken bile gördük be hey gidi' dedirterek daha sağlam temelli dostluklara mı vesile olacak yahut zamanla dostların birbirinden soğumasına, kardeşliklerin bitmesine mi sebebiyet verecek? Kapıya sıkıştırılan tuhaf sunta gibi şey de zaman zaman ortalıktan yok oluyor, adeta bir bulunmaz hint kumaşı oluyor. Wc ihtiyacı sırasında ufak bir organizasyonla salondaki tüm misafir ve misafirperverleri içeride bir odaya birkaç dakikalığına toparlamak da öngörülebilecek çözümler arasında.

biraz haber

Ben güleyim mi, şaşırayım mı, hiçbi şey yapmadan omuzlarımı düşürüp kamburumu çıkarıp karnımı şişirip embesil gibi durayım mı yoksa hiç bilemedim.
Bir haber videosu izledim sabah sabah. Şöyle ki;

Zonguldak'ta vuku bulan bir hikaye (Kim bilir belki de Ereğli'de). Bir çift evlenmeye karar vermiş. Nikahlanmışlar, düğünlenmelerine de bir gün kala kına gecesinin sabahında damadımız, gelini kuaföre bırakmış. Geri dönüş yolunda eski sevgilisine rastlamış.İki eski sevgili ayaküstü birkaç dakika konuştuktan sonra kaçmaya karar vermişler. Kaçmışlar, şaka gibi.
hahahahjkadhshfdlfdlkmvlkmb509tı4%&

14 Temmuz 2009 Salı

-why me?












- because everyone else is boring .



Tramvay Güncesi III

Tramvayda yeni bir trend yok ne yazık ki. O yüzden yol boyu sıkılıyorum. Uzunca bir süre top göbekli amcaları gözlemledim ve yaşlılardan önce onlara yer vermenin yerinde bir karar olduğu kanısına vardım.

Nitekim siz tramvayda herhangi bir trend yakalayamadığınızda kitap okumaya ve ilk duraktan bindiğiniz için de oturma fırsatı bulduğunuzda allaha şükretme fırsatı yakaladığınızda aynı anda  başınızın tam arkasında ense kısmına karşılık gelen tramvay koltuk demirinden yakalıyorlar kibarca. Ancak göbeklerini hesaba katmadan bir adım geride durmayı akıl edemiyorlar. Böylece siz yol boyu yanağınıza  değen koskocaman titrek bir göbekle yolculuk etmek vaziyetine maruz bırakılıyorsunuz. Rencide etmeden, adama gözlerininizle bir şeyler anlatma çabasıyla göbeğinden yukarı bir bakış atıyorsunuz.Göbeğinin altında kalmış burun, çene ve dudaklar görünmeksizin  yukarılara doğru çaresizlikle bakan bir çift göze ise pek de bir anlam yüklemiyorlar. Bir de bunlar ses çıkartan nefesler alıyorlar genelde. Horultulu.

Dikkatli olun.

Bak bakalım

Şu hayatta canım en çok canımın sıkılmasına sıkılıyor. Mütemadiyen bir sıkılma vaziyetindeyim. Bu can sıkıntısı ben biraz tombiğim diye, saçlarım hep dağınık diye mi acaba? Saçlarımı düzeltiyorum, karnımı içeri çekiyorum, yanaklarımı içeriden ısırıyorum ki küçük görünsünler diye ama yine de bu sıkıntı geçmiyor dostlar.

Neyse ki şu hayatta tek ama tek tesellim, ‘ de’ leri ve ‘ki’ leri ayrı yazabilmem. Hangisi bağlaç, hangisi hal eki hepsini ayırt edip engin bir gramer bilgisiyle övünüyor,hayata karşı tatminimi bu bağlaçlarla sağlıyorum. Şükürler olsun tanrıma bana bu kudreti vermiş ki şöyle şeyler yazmıyorum:
ek de belirttiğim konuda ki … 
İçerik te var olduğu sürece…
Herkes deki gibi .. (herkez yazmak da ayrı bir konu başlığı)
Herkesde ki… 
Büyümüş te küçülmüş …

filan gibisinden.


zıppo


Flaş tv'deki iğrenç program

Hiç bahsetmek bile istemiyorum aslında ama her akşam sazlı sözlü böyle düğün gibi bir program var, adı da evlere şenlik.Alacakaranlık kuşağı gibi, insan gülemiyor bile. Biri bizle dalga mı geçiyor diye düşünüyorsun, evinde boş odalara acaba biri var mı diye bakasın geliyor. İnsanlığını, geçmişini sorguluyorsun. Neydim, ne oldum, nereye gidiyorum dedirtiyor adama. 

12 Temmuz 2009 Pazar

Buna başlık bulmam imkansız gibi bi şey

Biricik kardeşim İmece, Ege'nin serin sularında bu sıcak Temmuz gününde grip olmuş. Nadide bir insan.

Prison Break bir türlü bitmek bilmiyor.

Azeri çenılda Woody Allen'ın son filmi Barselona'yı izliyorum şu an. En çok kullanılan kelime: Münasıp.

Geçtiğimiz hafta iki yeni kelime öğrendim: duka ve kevayip. Duka'yı biliyorsunuzdur da kevayipi hiç sanmıyorum. İkisi de ayıp, müstehcen. Kevayip'in isim olarak konulma nedenine hiç anlam veremyiorum. Google'a boşuna yazmayın,bi şey çıkmıyo.

Müstehcen demişken, soğuk suyla alakadar bir hikaye duydum. Anlatmak için can atıyorum ama eş dost okuyor şimdi anlatamam.DEV

Javier Bardem yakışıklı biri.
evet. Ona evet diyorum.

Füsun ve Kemal yine sevişsin istiyorum. Aşık olduktan sonra sevişmeleri yerine sevişe sevişe aşık olmaları güzel. (bkz Masumiyet Müzesi)

Sıcağa direniyorum.
Konu başlıklarını birleştiremiyorum.
Hikaye yaratamıyorum.






10 Temmuz 2009 Cuma

- yavrucum naber? iyi misin? yağmur var mı?
-yok baba, çok fena hava burda. ağlicam sıcaktan.
- yağmur yağacak
-hee.sen nasılsın?
- iyiyim, bugün dalınca bi fokla beraber yüzdük yirmi dakika filan.
- fok mu?
- fok işte , fok balığı.
-fok mu?
- fok işte yavrucum bildiğin fok işte bıyıklı , allah allah.
- ay şaşırdım ondan.
- şanslıyım dimi yavrucum?
- evet, çok..

8 Temmuz 2009 Çarşamba

Sıkılıyorum ve Uykum Var


Sevgili dostum Metin, Ankara- Antalya arası mekik dokurken arada ufak bir İstanbul kaçamağı yaparak beni de bu planına bir saat kadar ortak etti. Kendisi karaciğer problemleri ile boğuşurken tabi ki karşısında soğuk bir bira içemedim. Birer soda söyledik. Bira izlenimi uyandırması açısından da ortaya çerez sipariş ettik. Sodalarımız bittikçe yeniden söyledik. Soda üstüne soda içtik. Hatta garsona iki tane de buzluğa atıver kardeş dedik. Önemli olan ne yaptığın değil ne niyetle yaptığın nihayetinde, diye bir laf uydurdum ben. Metin de bundan çok etkilendi. Birer tane daha söyleyelim dedi. Aman Metin dedim, çarpmasın, fenalaşmayalım bu sıcak Temmuz gününde. Ama sanki hiç dememişim gibi davrandı. Ben de ısrar etmedim, içten içe istiyordum çünkü.
Metin’le bu vaziyetimiz bana çalıştığım kafeye gelmiş iki tane dangalağı hatırlattı. Cuma ya da cumartesi gecesi insanların alkolden kopuş yaşadıkları bir saatte kulaklarıma inanamıyordum çünkü 'iki sıcak çikolata alalım bir de ortaya çerez' gibi dünya saçması bir sipariş almıştım bu iki dangadan. Her nedense sıcak çikolata içenler, sevenler gözümde şöyle bir alt basamağa düşüveriyorlar. Bu hayatta gerçekten anlam veremediğim tek şey sıcak çikolata. Bunu sevenler ve sevme sebepleri. Bazen uykularım kaçıyor, sabahlara kadar bunu düşünüyorum, beynim kendini yiyip bitiriyor. Ancak sebebini bir türlü bulamıyorum. Şahsen hayatımda bir kez içtim ve gözlerim yerinden fırladı, boğazım düğümlendi. Ama insanlar isimlere, reklama o kadar kolay aldanıyorlar ki bu devirde, dertlenmeden, tasalanmadan edemiyorum. Kış aylarında azıcık üşüyen teyzeler, amcalar hemen benim çalıştığım bu minik kafeye oturup birer sıcak çikolata söylerlerdi. Çünkü sanıyorlar ki sıcak çikolata sıcak olduğundan dolayı onları da hemen ısıtacak, içlerini çikolata gibi eritecek. Onun yerine bir bardak çay içseler de adet yerini bulsa, Türk kültürünü ayaklar altına almasak , örf ve adetlerimizi unutmasak. Pekala. Buna tamam diyorum. Cumartesi geceleri giyinip süslenip el ele kol kola kendilerini sokaklara atan çılgın genç çiftlerin 00:00 saat itibariyle 'iki hat şokola' siparişi vermelerine ne demeli? Bu çifti nerede görsem tanırım dostlar. Kız bir içim su, bembeyaz teni, badem gözleri, kiraz dudaklarıyla bir ceylan edasıyla bana bakıyor, ben kıza bakıyorum. Aman allahım diyorum, ben bu kızın sevgilisi olsam ona sabaha kadar viski filan içiririm. Pekala, evlerinde dışarı çıkmadan hemen önce yaptıkları herhangi bir faaliyetten ötürü kan şekerlerinin düştüğünü ve içlerinin tatlı tatlıııı diye kıpır kıpır olduğunu varsayıyorum. Ancak Ağustos ayında gecenin 1'inde gelip en kral masaya oturup çerez ve sıcak çikolata siparişi veren sivri burun rugan ayakkabılar, büyük yakalı gömlekler ve dar kumaş pantolonlarla gelen bu iri yarı esmer abileri tekrar görürsem ben de sadece şöyle diyeceğim: NEDEN??
Meto yakında askere gidecek ve ben de döndüğünde artık onu temiz bir aile kızı bulup evlendireceğim.Kendisine bunu söylediğimde ‘önce sen kendine zengin bir koca bul da evlen’ klasik geyiğini yaptı bana. Her yıl bunu mutlaka tekrarlarız kendisiyle. Ayrıldık, eve gittim ve kitap okurken uykuya daldım . Rüyamda ise kahve yapıyordum kendime. Eski İtalyan kahve makineleri var ya , onlarda latte yapıyordum. Az önce rüya yorumlarına bir bakayım dedim. Belki ben de geleceğe yorulan mistik bir şey görmüşümdür diye umut ettim heyecanla. 'İş yaşamında başarıya doymayacaksınız' filan gibi bir şey bekliyorum. Ancak dev hayal kırıklığına uğradım. Yorum şöyle:
KAHVE
Rüyada kahve içmek, erkek için sonu mutlu olacak bir serüvene atılmak demektir. Genç kız için bu rüya zengin biri ile evliliğe yorulur Kahve rüyaları birkaç şekilde yorumlanırlar. Şekerli kahve içtiğini görmek haram bir mala yorumlanır. Şekersiz kahve ise bir rahatsızlığı ve sonrasında üzüntüyü işaret eder.
Alacağın olsun Metin . Dost bildiğim Metin bilinaçltıma sızıyor ve s.çıyor aynı zamanda. Gülmeden geçemeyeceğim.

4 Temmuz 2009 Cumartesi

Eşsiz Bir Bilgi


Bugün Ereğli yolunu tutmuş arkadaşlarıma iyi bir yolculuk ve güzel bir çilek şenliği diledikten sonra neden gitmedim acaba diye kendime sorup durdum. Ama herhalde yakın bir zaman dilimi içerisinde daha uzak mesafeli seyahatler planladığımdan ötürü olsa gerek diyerek geçiştirdim bu durumumu. Ereğli'de çimenlere dostlarla yayılarak denize nazır çilek yeme fikri her ne kadar çekici dursa da an itibariyle televizyondaki 'Canikom' adlı eski yeşilçam filmine odaklanmış bulunmaktayım. Havanın bunaltıcılığından ve sıcaklığından bahsedemiyorum bile. O kadar yoruyor beni. ve tabi tüm insanlığı.

Bugün sizlerle başka bir ilginç tespiti paylaşacağım.
Sorum şu: Kendi su damacananızın pompasını ne kadar tanıyorsunuz?
Şöyle bir durum sözkonusu ki evinizde kendi pompanızdan bardağınıza ya da sürahinize akan su miktarını içgüdüsel olarak tahmin edip bir noktada durup pompadan gelmeye devam eden suyu taşırmaksızın ilgili gerecinize doldurabilirken, bir başkasına ait olup aynı pompadan çıkan özgül ağırlığı tamamen aynı suyun miktarını neden kestiremiyorsunuz? Ya taşıyor ya da bardak yarıda kalıyor. Bardak tam dolmadığında ufak çaplı bir hayal kırıklığı yaşıyor ve 'acaba biraz daha koymayı denesem mi?' sorusu o saniye içinde kafamıza bir giriyor ancak aynı anda da çıkıyor, çünkü misafir edildiğimiz evin mutfağının yerlerini istenmeyen miktarda su içinde bırakıp antipatik misafir görünümü çizmek istemiyoruz. Ancak iş işten geçmişse ve yerlere pompadaki fazla su akmışsa 'aiyh' diye bir ses yükseliyor mutfaktan. İşte o anda yapcak hiçbir şey kalmıyor ve ev sahibi karşısında 1-0 yenik duruma düşüyoruz. Bu noktada ev sahibine de biraz fedakarlık düşüyor. Misafirinizin evinde hissetmesini sağlamak istiyorsanız damacanadaki suyu bir zahmet bir sürahiye boşaltıverin ki karşınızdaki adam da yok yere mağdur olmasın, dostluğunuz sağlam temeller üstünde sarsıntısız devam etsin.

Çok parlak fikirli ve araştırmacı bir kişiliğe sahip olan bendeniz nasıl olduysa bu tespiti kendim yapmadım. Bunun patenti ne yazık ki bir başkasına ait. Kendisine sonsuz teşekkürler, bu eşsiz bilgiyi kendine saklamadı, insanlıkla paylaştı, ufkumuzu genişletti. Ancak neden bunu kendim düşünmedim diye de hayıflanıyorum, sizlere riya etmeyeceğim. Kendi ürettiğim bir atasözü ile yazımı noktalıyorum: Misafirini rahat ettirmek isteyen suyunu testiye koyar.

2 Temmuz 2009 Perşembe

Parola: Arıza

Son vakitlerde her ne hikmetse arıza çıkartan karakter olmak pek prim yapar oldu. Artık bu devirde herkes birer ıssız adam, ıssız kadın olmuş dostlar. Türüne rastlanmamış bu mantar türü bir anda İstanbul sokaklarında çoğalıvermiş.
Çeşitli tribal enfeksiyonlara kapılıp 'senle değil tamamen benle alakalı' demeler, 'sen bana bakma, ben biraz deliyim' çıkışları vs.
Biraz deli olunca, biraz arızalı olunca kafadaki tüm soru işaretleri kalkıyor, bin yıllık 'yahu bu ne perhiz bu ne lahana turşusu' sorusu bir anda önemini yitiriyor.
-Peki neden dostum?
-Arızalıyım ben.
-Haa, tamam o zaman.
Bak sen şu işe be!
Arızalılar posta kutunuzu kırabilir, kalbinizi kırabilir, ama arıza olunca onları anlayışla karşılamak için bir sebep doğar. İstanbul'daki yeni trend bu şu sıralar. Oysa ki kendi benliklerinde kaybolduklarından birtakım duygu buhranları yaşadıklarını iddia eden bu insan grubunun aslında gerçekten yalın, sade düşünebilen ve çok daha hoş ve bir iyimserlikle içselliğini kendi kendine yaşayan, sorulan sorulara karmaşık cevaplar vermeyen , veremeyen çünkü karmaşık cevap bulamayan başka bir grup insanın hissiyat mevkilerine zerre yaklaşamayacak olduklarını görerek hüzünlenmekteyim. Lakin şu fani dünyada gördüğümüz manzara, bakış açımızla alakadar. Yürüdüğün yola kafanı çevirip şöyle bir bakıyor musun? Yoksa eğilip kıçının arasından mı bakıyorsun?
Zannediyorum ki kullandığımız tüm araç gereçler dijitalleşirken , beynimiz de biraz dijitalleşiyor. Halen manuel kullanımda olan beyinler ise dijitallerle uyumusuzluklara kurban gidiyor. Şahsen benim karanlık, eskimiş, örümcek ağlı beynim , dijital yaşama uyum sağlamaya çalışırken, yoruluyor, telleri filan esniyor. Manueli seviyorum. Ne kadar büyük çözünürlük olursa olsun, manuel bir praktika nın geniş bir açıyla çekilmiş renkli bir baskısının nostaljisi ve romantizmi herhangi bir dijital makinenin baskısıyla kıyaslanamaz. Eski de olsa yeni de olsa.
- Saçmalık dostum

1 Temmuz 2009 Çarşamba

hot hot heat

Bugün aklıma takılan bir başka soruyu sizlere sormak istiyorum dostlar. Sevgilisini hor gören, kötülük eden, hiçbir haltını beğenmeyen, şikayetten başka bir şey bilmeyen adamlar nasıl oluyor da kızcağızların canlarına tak edip terkedildiklerinde kul, köle, deli,divane... vs oluyorlar?

Bu zamana dek aklın nerdeydi diye sorarlar adama.

Masmavi deniz hayalleriyle ofisimde kırmızı sandalyemin üstünde,salonumdaki sarı kocaman koltugumda sınırları olmayan bir hayal aleminde uçsuz bucaksız yolculuklara çıkan bendeniz, sıcaklardan dolayı beynin kullanabilen %10 luk kısmından da daha az bir bölümünü kullanabilir hale geldim. %7 sini filan kullanıyorum. Bu da doğal olarak güncel hayatta birtakım saçmalıklar doğurmama sebebiyet veriyor. Bu güzel güneşli yaz günlerinde sosyal olmak adına ne yapacağını şaşırmış, başı kesik bir tavuk edasıyla bir sağa bir sola koşturan ben; yine yine ve yine biranın esiri oldum. Biranın çekim gücüne yine kapıldım, onun manyetik alanındayım. Her istediğini yaptırıyor bana. Sosyalleşeceğim diye her türlü etkinliği titizlikle takip etmekle beraber kendimi dondurma yemelerine, akşam yemeklerine, dostlarla elele kolkola alkollü masaların ortasında buluyorum. Bazen sosyalliğe doymuyorum, kendimi zorla davet ettiriyorum. Ayıp ama diyorum sonra da koy g.tüne diyorum. Evet, böyle ayıp şeyler söylüyorum bazen.

Ancak bana öyle geliyor ki yakın bir zamanda beynim kullanabildiği %7'lik kısmını da kaybedecek %5' ini filan ancak kullanabilecek. Lakin sevgili hayat arkadaşım Mehmet; sürekli olarak üst katımızdan domuz mu kedi mi ne olduğunu tam kestiremediğim devasa bir hayvanın sürekli olarak saldırısına uğruyor. Her nasıl oluyorsa kanatları olmayan bu hayvan benim 5 metre yükseklikteki penceremden evime giriyor, biricik Memoş'u dövüyor, üstelik bir de pişkin çehresi ve terörist bakışlarıyla sarı koltuğuma kurulma lüksünü kendinde bulabiliyor. Bu tatsızlığa daha fazla mahal vermemek için ne yazık ki ben de an itibariyle Haziran bitmiş Temmuz'a girer iken tüm kapı ve pencereleri sıkı sıkıya kapatıyor, dışarıda kara kış varmışçasına evimde sıcaktan pişerek oturuyorum.

Bu şartlar altında tabi ki %5 lik beyin gücüyle bloguma başarıyla devam etmem nasıl söz konusu olabilir?olabilemez.