30 Ağustos 2009 Pazar

feride krugır


ana-babalarımızın, dedelerimizin evinde aile fertlerinin sabunun ıslak olmasını fırsat bilerek anında bir adet metalik efes yahut kola kapağını sabuna geçirmesi sonucu, şekilde görülen kırmızı tırnaklı muhteşem zarafetli elin içindeki mıknatısa yanaşacak şekilde de sabunu tersten havaya doğru ittirerek yerleştirmesi sonucu ortaya çıkan görsel şölen.

üstelik duvardan öylece fırlaması da bize yıllar sonra değerlerine sahip çık, geçmişini unutma, öp elimi diyor adeta.

25 Ağustos 2009 Salı

cahil zükela

Cinsellik üzerinden prim yapmaya çalışan yayınlarla oldum olası yakınlık kuramadım.Millet Lombak ve Lemanyak'a katım katım katılırken ben ekşimiş yüz ifadesiyle nesine gülsem diyerek rahatsızlık duymuşumdur hep.Lakin gelgelelim, bir bloga fena halde dadandım. Bu blog ilk bakışta pis ağızla cinsellik konuşan bir adamın postaları gibi görünse de içeriği itibariyle birçok sosyal içerikli (!)konu hakkında da fikir sahibi edinebilmesini sağlıyor insanın. İsveç hakkında az çok bilgi sahibi olabiliyorsunuz mesela.

Yalnız şöyle bir durum sözkonusu ki, şimdi bu adam böyle zaman zaman kadınlar ve yatak hikayeleri hakkında pis pis konuşsa da ister istemez tüm erkekler de böyle mi lan kaygısına kapılıyorum bir kadın olarak. Şort giymesem mi acaba diyorum, dolmuş şoförü parayı uzattğımda hafif gülümsemiş ise 'yoksa beni bu kısa şortum yüzünden zükmek mi istedi ?'diye düşünüyorum,bana selam veren fırıncı adama 'ziktir seni ancuk kafa'diyorum içimden.
Paranoyalarla yaşar, kapı dışarı çıkamaz oldum, dostlar.
Kadınların hep ayıpladıkları, akılları ermeyen 'erkek muhabbetleri' sanıldığından daha da leş olabiliyormuş meğer.

Blogda yazılan yazılara bazı bazı yapılan yorumların da blog yazarı tarafından yazılmış olabileceğini düşünüyorum, yazım dili benzerliğinden ötürü. Bilemiyorum, belki de bu da bir paranoya.

Bu yazar kişinin takip ettiği, aynı konsept üzerine açılmış bir ton blog var. Evli bir adamın hikayelerini kötü bir dille anlattığı bir blog da var. Kötü bir dil derken, pis bir ağızdan değil(zaten pis onu geçtim de), kötü bir edebiyattan, başarılı bulmadığım bir anlatım dilinden bahsediyorum. Ama 5postalı amcaya bu konuda kötü söze bir hacet yok.Diğer yandan şu de'ler da'lar olaylarına fazla takılıyorum, bağlacı ayrı yazın kardeşim hiç mi merak etmediniz bu yaşınıza dek hangisi bağlaç hangisi değil diye?! öf.

Bir de birtakım kadın kişiler de kukulu mukulu bloglar yazıyorlar. Bini aşkın okurları var,görünce kıskanmamak elde değil. Lakin ben de sarışın uzunca boylu bir er kişi beni soldan alıp sağa savurdu tüm gece, öpüşler, sevişler gırla gitti diye anlatsam misal, benim de herhalde o vakit binlerce takipçim olur, yazdığım her postaya boş-dolu bin tane okur yorumu bırakılırdı.
öyle durumlarımız yok da mı yazamıyoruz, biz insan değil miyiz? İyigünner.

21 Ağustos 2009 Cuma

Bir maruzatım daha var

Erkeklerin tuvalete girip ayakta işedikten sonra klozet kapağını işedikleri pozisyonda , yani açık ve arkaya yaslanmış bir vaziyette bırakmalarından nefret ettiğim kadar riyakarlıktan bilmem neden nefret etmiyorum be. Evime gelmiş bulunan tüm ama istisnasız tüm eş,dost,akraba er kişiler bunu yaptı. Hepinizden nefret ettim o an işte ben. Bu da böyle bilinsin.

Ramadan Otel

İçimde bir dostun kedisine isim anneliği yapmanın gururunu taşıyorum.Birinin evladına süt anneliği yapmış gibi bir hissiyata kapıldım.Süha ve Mehmet birlikte halı saha maçı yapacaklar allaa kısmet eyler de bize o günleri gösterirse. Ramazan konsepti gereği böyle konuşmayı uygun buluyorum. Zira ofis çevresi tüm restoranların açık olduğu halde yemek çıkarmaması beni zorunlu oruca sürükledi. Ben buna adanadürümorucu diyorum.Sadece adana dürüm yemek serbest bana bir ay boyu.Bana aş veren tek yer Köy Sofrası denen Anadolu konseptli, içinde Anadolu'ya ait herbir türlü objeyi barındıran, masasının üstünde ters çevrilmiş tabaklarının, içine peçete konmuş su bardaklarının tam yanına dantelli mini yastıkları özenle yerleştirilmiş, duvarlarında uzanan kilimin daha da uzanarak bitmek bilmemesi ve hatta yere bile erişerek tüm zemini kaplaması anında müşterilerine boy boy nargile hizmeti sunan eşsiz bir lezzet diyarı. Biri sizi o kilimin üstüne yatırmış da rulo yapmış, sizi de içine dolamış hissi veriyor adeta. Kilimin içinde kilim gibi dolanmış adanadürümü yiyorsunuz.

Köy Sofrası'nın da gün için pek hazırlık yapmadıklarını 12- 13 yaşlarındaki garsonun 'normal cola mı diet mi?' diye sorduktan sonra verdiğim cevaba istinaden koşarak karşı bakkala gitmesi ve elinde bir adet kutu colayla dönmesinin akabinde, 'abla lavaş mı olsun pide mi?' sorusuna karşılık da hızlıca yandaki fırına gidip elinde bir lavaşla yine hızlıca ve tedirgin dükkana girmesinden anlamıştım. Bunun haricinde manavdan gidip bir adet marul da aldı dürümün içine koymak için.

Her gün yemek yediğim yerde yemek olmadığını görüp 'Bu ne saçmalık ya Ramazan diye herkes oruç tutmak zorunda mı? Bi daha da hayatta gelmem' diyerek dev bir artisliğe de imza atmış bulunuyorum. Lakin şimdi çok pişmanım. Sadece 'Bu ne saçmalık ya Ramazan diye herkes oruç tutmak zorunda mı?' diyerek son cümleyi söylemeden oradan uzaklaşmalıydım. Gelgelelim Ramazan bir gün bitecek .Bundan sonra orda yemicem diye kimsenin uykusunun kaçtığını da sanmıyorum. pöf.

20 Ağustos 2009 Perşembe

how much to do to be punished

Rüyamda çalıştığım bölümün yönetmenini görüyorum. Sabah işe gidiyorum yine onu görüyorum. İri cüssesiyle tüm hayatımı dolduruyor. Ben evimde uyuşmuş 23:00 suları yayılmakta iken kendisi o sırada inbox ımı bombalıyor.

Bu kadar iş güç yoğunluğundan ötürü de gündelik şeyleri unutur oldum. Bir defterim var her şeyi ona not alıyorum. lakin bazen ben bile anlamıyorum, benim defterim bana, sahibine yabancılaşıyor.

Gültekin'i ara, yarına kadar gelsin.Shit

2 ucu tost olacak.

böyle notlar var defterimde. bir de sadece telefon numaraları. İsim yazmamışım. o an işime yaradı ve önemsemedim diyerek geçiyorum.Gültekin kim ? ve Shit neden demişim? 2 ucu tost olmak ne demek? bu bir deyim mi?yoksa ben çift karakterliyim de içimdeki şeytan mı yazıyor bu deftere? Neyse ki bu eski defter, herhalde işi hallettiğimde beynimin boş alan yaratmak için otomatik olarak sildiği bilgi yuvası.

evden işe doğru yola çıkınca yol boyu gerçekleştirmem gereken aktiviteleri ise sürekli olarak defterimi çıkarıp bakamayacağımdan elimin üstüne minik notlar alarak hatırlatıyorum kendime. Akbil doldur, bankaya uğra, para çek,migros gibi gündelik şeyler elimin üstünde. Bir de Şaziye yazıyor. Akbil-para-banka üçlüsünün arasında Şaziye'yi bir yere konduramıyorum. Baktıkça bakıyorum Şaziye'ye.

19 Ağustos 2009 Çarşamba

Soner Olgun ve annem arasındaki sonsuz dostluk


Ben doğmadan önce babamla beraber askerlik yapmış olmaları, hayatımda bir kez olsun görmediğim bu kişiyi benim Soner Amca'm yapmıyor, anneciğim de keşke bunu anlayabilse. 20 yıldır onu her televizyonda görüşünde binlerce çocukluk anımız varmışçasına elem ve hasretle televizyona bakmış olsa bile bundan sonra yapmasa ve 'aa soner amca'n çıktı' demese keşke.

17 Ağustos 2009 Pazartesi

Askerlik mevzusu hakkında ben de bir kelam edeyim artık

Sevgili dostum Metin askere gitmeden bir iki gün önce bitmeyen bilmeyen bir gerginlikle internette sabaha dek askerlik yapacağı yeri öğrenmek maksadıyla şu askerlik şeysi linkine tıkladı da tıkladı. Lakin binlerce mehmetçiğin aynı anda aynı siteye yüklenmesi de siteyi dondurdu tabi.

Ben nedense Metin sanki ÖSS'ye girmiş de sonucuna bakmak için can atıyormuş gibi onunla heyecanlandım.O da benim bu sevincime anlam veremeyerek bana kızdı. Ben de yorgun düşüp uykuya daldım zaten.

Sabaha karşı bana sadece Silopi/Şırnak yazan bir mesaj göndermiş.
Bir insan uykusunun arasında maximal ne kadar saçmalar?
Ben bu Silopi'yi Sinop olarak gördüm, hatta 'neden bir de Şırnak yazmış ki?'diye şaşkınlığa düşerek 'oh iyi yere gidiyor'diye sevinip tekrar uykuya daldım.İyi yer derken neyi kastettiğimi de bilmiyorum. Hiç askerlik yapmadım, neresi iyi neresi kötü bilmem. Rüyamda da sabaha dek Sinop sokaklarında koşturdum, kaldırımlarında topaç salladım. Zira ben hiç Sinop'a gitmedim dostlar, nasıl bir yerdir onu da hiç bilmem.Yani kısacası Sinop hakkında hiçbir fikir beyan edemem.Sinop hakkında söyleyebileceğim tek şey tanıştığım her Sinoplunun renkli gözlü olduğu genellemesidir.
Fransa'da 18 yaşına gelen er kişileri toplayıp bir yerde öğlen saatlerine kadar 'bakın,savaş sadece insanları öldürmek değildir, aynı zamanda insanları korumaktır gençler!' temalı bir film izletiyorlar. Sonra üstüne hep beraber öğlen yemeği yeniyor, sonrasında ellerine bizim tezkere dediğimiz sertifikaları verip evlerine yolluyorlar. Akşam bile olmadan askerlikleri bitmiş oluyor böylece.



Yetkililere sesleniyorum,bizi aydınlatsınlar,
bizim al yanaklı Metin'in Pierler'den , Jan Bapstislerden ne eksiği var ha?

izlanda'yı tebrik ediyorum

Yeni tanışıklığım olan birinin ağzından İzlanda yolculuk hikayelerini dinledim. Anlattıkları doğrultusunda gaza gelip Google'a dümdüz bir mantıkla izlanda yazdım. Vikipedide iklimi için çok soğuk değldir yazmasına rağmen, orada kısa bir süre ikamet etmiş bu genç arkadaş, bana oranın gayet soğuk, karanlık ve kasvetli bir havasının olduğunu söyledi. Bir ülkenin, yörenin fiziki şartları orada yapılan müziği de etkilediği bir gerçek. Karadeniz'in yerel müziği ile Ege Bölgesi'nin müziği arasında farklılık olması durumu gibi, İzlanda'nın kasvetli havasını soluyan gençler de haliyle kasvetli, insanın içini daraltabilen müzikler yapıyorlar. Björk ve Sigur Ros vesilesiyle bu tespiti yapıyorum. Yok ben ikisine de bayılırım. Kötülemek niyetli kelam etmiyorum. Björk'ün her bi şeysinin de sanat eseri olarak nitelendirildiğini, video kliplerinin bile sinema-tv okullarında derslerde gösterildiğini, bunlarla ilgili ödevler verildiğini de ayrıca eklemek isterim.

Diğer yandan İzlanda hakkında öğrendiğim bir diğer eşsiz bilgi ise herkesin ama istisnasız herkesin bir enstrüman çalması oldu. Sokaklar bomboş ve sessiz iken herkes evinde müzik yaparmış.Böyle yaşıyor adamlar. O halde hemen basit bir orantıyla her şeyi çözüme kavuşturalım;

200.000 nüfuslu bir ülkede 2 ünlü müzik grubu ve insanını tüm dünya tanıyorsa

70.000.ooo nüfuslu Türkiye'de X kadar kişi tanınır

__________________________________________________

Bu basit orantıya göre X = 700 kişiye tekabül ediyor. Biz de izlanda gibi olsaydık bizim de 700 tane müzisyenimiz dünya çapında ün yapacaktı yani.

11 Ağustos 2009 Salı

Tramvay Güncesi IV

Dün tramvayda düşmememizi sağlayan şu deri yukarıdan sarkan kayışlara tutunmuş ineceğim durağın gelmesini bekliyordum. Aynı anda karşımda duran poşetli amca beni sanki birine benzetmişçesine gözlerini ayırmaksızın suratıma bakıyordu. Ben de uykulu gözlerle görüntülenmekten hazzetmediğim için evden çıkar çıkmaz gözlük takma adetini yıllar önce kendime edinmişitim. dolayısıyla tam anlamıyla gözgöze gelemiyorduk, bu da beni rahatlatıyordu. Otobüste,tramvayda v.s. uykudan yeni uyanmış yumuk gözlerle etrafa bakan orta yaş grubu göbekli keltoş adamlara kendi yumuk gözlerimle bakmak, sanki yanyana uyumuşuz da uyanmışız hissi veriyor, hoşlaşmıyorum. 

Bugün ise tramvayın içinde aynı yerde beklerken, dünden farklı olarak karşımda japon mu çinli mi vietnamlı mı asla ama asla kestiremediğim Tsubasa gibi çekik gözlü 17 18 yaşlarında bir çocuk vardı. Çocuk da bana mal mal baktı. Ben de ona baktım. Bu kez heyecanla bekledim gözlerini kim çekecek diye. Tsubasa sanki bir şey diyecek oldu, dile gelecekti tam, derken yolculuk esnasında tutunduğumuz deri kayışların sarktığı metal borulara tutunarak barfiks çekmeye başladı. Ben o an şoka girdim. Aynen otobüste şarkı söyleyen genç metalci arkadaşlar gibi Tsubasa da tramvaydaki herkesi mutlu etmişti.

Bence tramvaydaki insanlar sevgiye ve biraz harekete aç. Sanatçı olsam tramvayda bir performans yapardım diye düşündüm ben de. Atatürk'ün ilk olarak şapkayı Kastamonu'da giymesi gibi 2010 etkinlikleri de önce tramvaylarda yapılsın.

sanatsever bu kişinin gözlerinden öpüyorum

İş yerinde bağlı çalıştığım yönetmenin İstanbul'un bir muhitinde bir sanat galerisi var. Bu galeriden bize kullanılmayan koskocaman bir masa gelecekti,birkaç gündür ofiste konuşuluyordu. Nihayetinde bugün masa geldi. Aslında masa gelmedi, kocaman bir cam geldi onun yerine. Galeride çalışan çocuk 'masanın ayakları galeriye ait onları veremem' diyerek bize yalnızca koskocaman bir cam parçası yollamış. Kendisinin nadide bir insan olduğunu düşünüyorum. Kısmet olursa kendisini yakından tanımak, onunla piknik yapmak isterim.Bu camı getiren amcalar mı yoksa galeride çalışan nadide arkadaş mı bilemiycem, kırılmasın diye de büyük büyük battaniyelere sarmışlar camı. Ayaksız biz bu masayı napıcez dediğimde amcalarla birkaç saniyelik birbirimize manasızca bakıştık. Onlar da 'vallaağ bilmiyoruz , elimizden bi şey gelmez' hareketi yaptılar, elleri iki yana alınları da gökyüzüne doğru açıldı.
Galerici arkadaş, buradan sana sesleniyorum, adını öğrendim, bir gün oraya gelip yüzünü zihnime kazıyıp, büstünü Fındıklı Parkı'na astırıcam.

5 Ağustos 2009 Çarşamba

Avusturalya'daki istiridye toplayıcılarıyla ilgili bir filmden

-eğer yatakta iyiyse ve hemi de duygularınla oynuyorsa, bu kombinasyondan uzak durmalısın dostum.

bu adama bu lafı söyletenin alnını , söyleyen adamın da ağzını öpmek istiyorum.( ayıp kaçmazsa tabi)

4 Ağustos 2009 Salı

iyi bi falcı biliyo musun yükselenime baktırıcam 2


az önce ağlamakla iligili bir kayıt yazmış iken ben bu melankolik halimle yatağıma uzanınca aklıma selami şahin geldi.neden bilmiyorum adam peruk mu takıyor yoksa saçlarını mavi-siyah boyayla boyuyor mu halen çözemedim.Erol Evgin'i çözdüm ama, onunki peruk. Bu selami amcanın çocukluk yıllarımdan aklımda kalan şöyle bir şarkısı var:

Çall dertli udum çaaaal...

ben bun hep şöyle sandım

Çaal dertli budum çaaal..  

ve burda ne demek istedi diye bir an olsun düşünmedim. aynı şeyi birazdan evime damlayacak,koynuma girecek sevgili dostum yeşim de Tarkan'ın kuzu kuzu adlı parçasında yaşamış. orjinali;

çiçek gibi tazecik kıymetli bi tanecik ooooo 

olan şarkıyı yeşim

çiçek gibi tazecik kıyma gibi tanecik ooo

diye söyledi yıllarca.

Bir de her bir yerde çalan serdar ortaç abimizin gerçekten hangi dilde seslendirdiğini anlayamadığım bir parçası var. insanlara sordum ve her birinin verdiği cevabı aynen değiştirmeksizin yazıyorum:

sebebini sevenlere sen her gece aşkolsuuuun

sebebini sen mi sevdin sen her gece aşk kokusuuuu

sebebini sevenlere sen her gece aşk korksuuun

jkahjhdjhkfdlflglgjlgjlkg    aç konsuuuuun

gibi bir şey. yahut başka bir lisan, biz anlamıyoruz. ha çok dinlediğimizden sevdiğimizden değil de  serdarın bildiği ve bizim bilmediğimiz ne olabilir acaba diye de insan merak ediyor işte.

iyi bi falcı biliyo musun yükselenime baktırıcam

ağladıktan sonra gelen şu rahatlama hissini seviyorum.evden çıkarken ne unuttum ne unuttum diye düşünür huysuzlanırken, günün ilerleyen vakit dilimlerinde aklımıza gelen, elimizden gidip onu evden almak gelmese bile verdiği rahatlama hissiyle benzeşiyor bence.

Bi de yemekten sonra, sevişten sonra değil de ağladığım zaman sigara içmek istiyorum ben. Bana sadece tek bir eylem gerçekleştirirken sigara içeceksin seç bakalım dese delirmiş biri mesela, ağlarken derim. Çok da ağlamadığım için az sigara içmiş olurum böylece, al yanaklı bir hacer olurum.

ağladığım gecenin sabahında gözlerim yumuk yumuk oluyor, sabah beni görenler nen var dediklerinde de çok uyudum ondan ya da hiç uyuyamadım ondan diye yalan söylüyorum. Hangisini söyleyeceğime tam o an karar veriyorum.Bazen o kadar yumuk oluyorlar ki ben björk müyüm acaba diyorum , buz koyuyorum gözlerime.

sen bana ihsan eyle yarab.

ich hab' Scheissfieber

İmece kardeş ile alay etmiştim. Nadide bir insanın nadide bir kardeşi oluyomuş demek ki. 1ağustos itibariyle hastalık belirtileri göstermiş ve 4 ağustos itibariyle işten eve geri iade ile yataklara düşmüş bulunmaktayım. Kader kısmet diyelim.

Yıllar önce yatılı okulda okuduğum vakitlere tekabül eden blue çağı dönemimde bir gün inanılmaz ateşlenip gerçekten kolumu bile kaldıramayacak kadar bitap düşmüştüm.Yatılı öğrenci olunca da haliyle başınızda ana baba olmuyor, ya sizin yaşınızdaki veletler imdadınıza yetişiyor ya da durum daha vahim ise o zaman yatılı okulda sizle beraber kalan hocalar devreye giriyor.(bkz mahmut hoca) İşte ben unutamadığım yüksek ateşten önümü bile göremediğim bir gece Mehtap denen herkesin sevdiği ama benim nedense samimiyetsiz bulduğum bir kadın, 4 adet minik buz torbasını iki koltuk altıma ve dizlerimin arka taraflarına(kırılan yerlere işte) yerleştirmek suretiyle maximal 15 dakika içerisinde benim ateşimi düşürdü ve normal hayatıma geri dönüşümü sağladı. Hatta o kadar emindi ki, buz torbalarını koydu ve ateşimin düşmesini beklemeden gitti.

Ben de bu taktiği birkaç yıl önce Münster'deki yüksek ateş ve üşümekten dişleri birbirine takır takır vuran kapı komşuma uyguladım.Ben Mehtap Hoca gibi artislik yapıp başından gitmedim ve gerçekten 15 dakika sonra bu arkadaşın ateşi düştü.Bu eşsiz bilgimi onunla paylaştım.Bu arkadaş da gavur memleketlerde bu bilgiyi paylaşarak insanlık namına işlevsel bir adım atmış olmuştur diye umuyorum.

Bu bilgi paylaşım platformu sayesinde edindikleriniz doğrultusunda siz dostlarım da bir gün ateşiniz çıkarsa aynı taktiği uygulayabilirsiniz. İşe yarıyor. 

Az önce veteriner bir arkadaşın tavisyesi üzerine hayvandan anlıyorsa insandan da anlar,biz nasıl olsa konuşarak derdimizi anlatabiliyoruz mantığıyla bir buçuk saattir içinde kıvrandığım yorganın altından çıkıp kendimi mutfağa attım.terlersem içimde bana kötülük eden toksinlerden kurtulabileceğimi söyledi. ben de kendi yatağımda mini bir sauna oluşturdum. Bir de böyle deneyelim bakalım. 

Kolumuzun altına neden koltuk altı dediğimiz de aklıma takılan ama efsanesini günün birinde bir şekilde öğrenmeyi umduğum ayrı bir bahis konusu.

3 Ağustos 2009 Pazartesi

haliç yolcusu kalmasın

Dün gündüz saatlerinde izel-çelik-ercan üçlüsü benim başlattığım içkili cumartesiler out, erken pazar kahvaltıları in kampanyasına destek vermek maksadıyla bir araya gelerek galata ve tünel arasında güzel müzikler dinleyerek, uykudan yeni kalkmış yumuk gözleriyle leziz ve zengin bir pazar kahvaltısı yaptılar. Ancak bu kahvatıdan çok bir brunch havası taşımaktaydı. Saat 3 te kahvaltı olmaz. Daha sonra Çelik'in evine giderek ,beraber şarkı söylediler, tombala oynadılar(şaka şaka oynamadılar).  Sonra hızlarını alamayıp neden evde oturup sigara içiyoruz dostlar hadi deniz havası alalım dedi, ercan. İzel de nası yani diye şaşırdı. Çelik ve Ercan için bir pazar ritüeli olan Kasımpaşa'ya giden motorları kiralamak ve boğaz sefası sürmek planından sevgili izel o güne değin bihaberdi. Üç genç popçu 30 yetaaleye el ele kol kola minik bir deniz motoru kiralayarak denizin ortasında mutluluktan kollarını bacaklarını dört yana açıp gülücükler saçarak kısa da olsa hoş bir boğaz gezintisi yaptılar. Motor deyince zihinlerinde kocaman bir motorlu deniz taşıtı hayal edenleri kınadılar. Zira o kiralanan motorun yanında motordan daha da büyük sandallar mevcut idi. Gençler sevinçten dört köşe olup birer sigara içtiler. Haliç'in suları elemi ve kederi onlardan fer tuttu. 

amma o ne büyük keyifmiş azizim. 

İzel hafızası pek iyi olmadığından , bu güzel hatırayı unutmamak için yazıya döktü, günlüğüne notlar aldı.

Görüldüğü üzere grubun dağılması dostluğun da bitmesi anlamına gelmiyor .

Ercan ve Çelik' e buradan kucak dolusu sevgiler.