30 Eylül 2009 Çarşamba

Sol Bacağım (böyle bir kitap vardı galiba)

Bugün alçılı, yatalak günlerimin 10.sunu doldurdum, 3.kitabımı okuyorum.5 hafta sonunda alim çıkacağım.Tüm gün yattığım yerden film izliyor, güzel yemekler yiyor, yedikten sonra masadan tabağımı kaldırmıyor, yatağımı toplamıyor,hiçbir ev işi yapmıyor, öylece uzanıyorum, evet dostlar hiçbir işe yaramıyorum ama annem ve babam yine de beni çok seviyor. Arkadaşlarım da beni seviyor. İş yerinden arıyorlar her gün nasılsın bugün diye, iş yerindeki stresten eser yok seslerinde. Ben daha bu hayattan ne isteyeyim dostlar? ben cennette değilim de neyim? ha.

Hiç bilmedik tanımadık teyzeler evimize gelip önce ayağıma bakıp derin bir iç çekişle üzülüyor, akabinde de yüzüme bakarak anneme mi babama mı benziyorum ikilemine düşüyorlar. Onlar karar verene dek ben de kımıldamadan onların yüzlerine bakıyorum. Üzülmeyin teyzeler, önemli olan benim kime benzediğim değil, esas ehemmi olan sizin bana geçmiş olsun dileklerinizi sunmak üzere nezaket yiyeceği olarak ne getirdiğiniz! Hepsini seviyor evden ayrılmadan hemen önce onlara sarılıp, omuzlarında mutluluktan gözlerimi birkaç saniye kapalı tutuyorum.

Böylesine sevgi ve dostlukla dolup taşarken insan kırık bacağına lanet edebilir mi? Cevap : edemez! Ancak şükreder!

Kırık bacak= sevgi + dostluk + barış

iyigünner.

23 Eylül 2009 Çarşamba

Ayağımı kırmak için Bodrum'a gittim

Ağzıma kocaman bir yeşil zeytin atarak
- neden dizime kadar alçıya aldı ki? bileğimin biraz üstüne çıksa yetmez miydi sanki?
diye sual ettim. tuğçe de bana
- adam boşuna 15 yıl okumamıştır heralde, ne dersin? bir bildiği vardır.
diye cevap verdi.

Evet, Gümüşlük'e ayak bastıktan birkaç saat sonra ayağımı kırarak gines rekorlar kitabına dünyanın en saçma insanı olarak girmeye hak; yaşlı doktor amca 'biletini iptal et, 40 gün buradasın' dediğinde de 'sen ne diyosun doktor amca' diye adama bağırarak herkesin antipatisini kazanmıştım. Kısa sürede ortaya çıkar çıkmaz ortalığı karıştıran, çok gürültü çıkaran bendenizle, etraf insanlarının tanışması kısa bir zaman aldı tabi. Bi ara çaresizlikten kendimi gecenin geç saatlerinde çalılara atarak ağlayışım insanlar üzerinde biraz etki yaratmış olabilir. artık futbol oynayamayacak bir futbolcu yahut albümleri satmayan bir popstarın hüznünü mü yansıtıyordum? yoksa astrolojiye iyice gönül mü vermeliydim?

tüm bunların bir sebebi olmalı idi.. talihsizlikse eğer sadece, adama kafayı yedirtir yoksa.

İnsan yattığı yerden bolca düşünüyor,mesela bu yatış pozisyonları esnasında Bodrum'daki götü boklu özel polikliniğe ödediğim ufak servet ile kendi başıma Barselona'ya gider çatpat Katalanca öğrenir tüm öğleden sonramı üstsüz güneşlenerek ve sangria içerek geçirebilirdim diye düşündüm. hayatımda hiç üstsüz güneşlenmedim ama bunu yapabilecekken alçı yüzünden giyebildiğim tek şort ile (orta okul yıllarından kalma solmuş siyah renkli) ve üstüme üşümemek için aldığım beyaz battaniyenin koltuk değneklerimin üstüne yayılması sonucu Limon'un bahçesinde hayalet gibi dolaşıyordum.Sakat bir hayalettim ben ve evet, dağ başındaydım. Dağ başında hamakta ayağımı gökyüzüne yükselterek uzanmak kaderimde vardı. Hamakta uyurken de her uyandığımda alçımın üzerinde yeni kelebenkler, kirazlar,kalpler görüyordum. Sayemde Limon çalışanlarının her birinin içindeki sanatçı ortaya çıkmıştı. Her işte bir hayır vardır diye boşuna dememişler.

Ben mesken tuttuğum hamakta yatarken, hangi akla hizmet, Tuğçe'nin bir dostu olarak beni orada tanıştırdığı bir er kişi sürekli olarak bana 'güzelim'li 'fıstık'lı cümleler kuruyor, her saat başı kendimi nasıl hissettiğimi soruyordu. Ben ise sanki on yıllık evliymişiz gibi davranmasına ve bu günleri de birlikte atlatıcaz dercesine bana sürekli olarak sempati göz açması ve kırpmaları yapmasına bir türlü anlam veremiyordum. ona kafamı sikiyorsun dostum diye bagırmak geliyordu içimden. ama sesim çıkmıyordu. Kötürümdüm artık, tarak kemiğim ile beraber sanki ses tellerim de un ufak olup yok olmuştu.

Bunların dışında ilginç bir şekilde ayağımın kırıldığı gün günlük burç falım bana başıma gelecek sağlık problemlerini kafama takmamamı, hayatımın monotonlaştığını düşündüğüm son zamanlarda bunun benim yeni atılımlar yapmama sebebiyet vereceğini söylüyordu. En azından 5 haftalık babaocağındaki tv karşısındaki kocaman koltuk iken dünyam, günlük fallara 5 haftalığına inanmak ve kendimi kaptırmak herhalde dünyamı biraz daha genişletebilir.

Babamın uçak hızı ile Bodrum'a gelmesi ve beni görür görmez gururla 'senin için birsürü film indirmeye başladım bile. bir site buldum, insanların oy verdikleri filmleri indiriyorum, 6'nın altındaysa tıklamıyorum bile' demesi benim nasıl bir 5 haftalık bilinmezliğe atıldığımın da sinyallerini veriyordu.
Seke seke geldiğim Gümüşlük'ten sike sike gidiyordum.

16 Eylül 2009 Çarşamba

küçük prens dötümü ye


İnsanlar olayları-durumları karmaşıklaştırmayı ne de seviyor aman aman. ya da karmaşıklaştırmasa bile karmaşıkmış gibi davranmayı. zaten karmaşık değilken karmaşıkmış gibi davranmak da düzeneği yeteri kadar karmaşıklaştırıyor.

Bir dostumun çük kafalı eski takılmacası olan çocukla ilişkileri başlamadan bitiyor , aradan aylar geçiyor çocuk birden bire gecenin bir yarısı ' ben senden koyun çizmeni istedim, sen bana çit çizdin' diye dünyanın en saçma kısa mesajını yolluyor. Arkadaşım sana buradan sesleniyorum: Kendine Gel! ne koyunu ne çiti neyden bahsediyosun sen? herkes Küçük Prens'i okumak zorunda değil tamam mı bebeyim. yoksa kendini prens felan mı sanıyorsun? Biraz daha anlaşılır ol, bu saçma mesaja ikame olarak Damien Rice'tan Volcano'yu hedaye edebilirsin. 'you gave me miles and mountains but i asked for the sea' de sevdiceğine misal, illa romentik olcaksan şarkı sözü söyle, gitar çal. koyun ve çitlerden uzak dur, alay konusu olma. 

15 Eylül 2009 Salı

kötü kötü kötü

Dün başıma gelecekleri biliyormuşçasına Victor Burgin'in Cankurtaran'da Balıkçı Sabahattin'deki süper düper akşam yemeği sırasında bahsini geçirerek 'tomorrow is another day or the same day again' seyirli muhteşem cümlesini başlık olarak seçmiştim.

Dün tuhaf bir gün oldu benim için. Şöyle ki bu yazıya başlamadan hemen önce hatrımdaki bir filmi sizlere de anımsatmak istiyorum. Lakin filmin adını, yönetmenini yahut oyuncularını hatırlamıyorum. Filmde bir kızcağız metroya biniyor bir de beş dakikalık bir arayla metroyu kaçırıyor. Her iki durumdaki olaylar zincirini izliyorsunuz filmde. Ama bu filmle ilgili hiçbir şey hatırlamam da tuhaf, belki de çok eskilerden kendi kafamda yazdığım bir senaryodur. Anıların çoğu kendi kafamızda şekillendirdiğimizden ibaretmiş ne de olsa. Misal;

Durum 1: Nils ve ben aylar öncesinden konuştuğumuz konser için gün içinde birbirimizden heyecanla teyit alıyoruz. ofiste 6'da başlayan toplantı en fazla 8:00'e kadar sürüyor tahmin edildiği üzere, hadi en fazla 8:30 olsun. oradan taksiye atlıyor nils ile sözleştiğimiz yerde buluşuyor ve konuşarak gülüşerek konser salonuna gidiyor, nefis de müzik dinliyoruz. Güzel bir şey yapmış olmanın saadeti ile çıkışta Touchdown'a uğruyoruz, eski dostlara bile rastlıyoruz, sonra ev, uyku, iş. Normal olan bu olsa gerek, dimi ?

Durum2 : Nils ve ben aylar öncesinden konuştuğumuz konser için gün içinde birbirimizden heyecanla teyit alıyoruz. 7.30 da bitmesini umduğum toplantı 8.45'e dek devam ediyor ve tabi ben de oturduğum sandalyeye adeta yapışıyorum. Endişeye mahal vermiyor, zamanı israf etmeden bir taksiye atlayarak sözleştiğimiz yerde buluşuyoruz nils ile. Ayaklarımız popomuza vura vura yetişme çabasıyla konser salonuna varıyoruz ki 9:10'da bizi içeri almıyorlar. Türkiye'de vaktinde tek başlayan konser malesef David Helfgott konseriymiş , bunu da öğrenmiş olduk. Şansımıza küsüyor, direkmans Touchdown'a gidiyoruz. Eski dostlara rastlıyoruz. Selamlaşmalar, kısa süreli konuşmalar. Zaman ilerleyince içkiler de bitince artık evlere uzayalım diyor oracıkta nils ile yollarımızı ayırıyoruz. Amacımız çok geç olmadan eve varmak. Ben ama düşündüğüm kadar erken varamıyorum eve. Üstümde bir uğursuzluk var o gün, halbuki günüm gayet sakin ve olması gerektiği gibi geçmiş.

Sol şakaktan başlayarak gözüme uzanan bu şişlik, sol bacağımdaki morluk, sağ kolumdaki ve alnımın sol kısmındaki ağrı ve acı ile aynaya baktıkça şimdi hiç olmadık şeylere kafa yorduğum, gereksiz depresyonlara girdiğim için kendimden utanasım geliyor her seferinde.

13 Eylül 2009 Pazar

-tomorrow is another day or the same day again

Daha iki gün önce depresyondayım diye yumruklarım sıkı, gözlerim kapalı ayaklarımı yere tepen bendeniz, her nedense şu an bitmek bilmeyen bir mutlulukla yatağımın içinde bu satırları yazıyorum. Neden bilmiyorum, mutluluktan uykum filan kaçtı. üstelik kaşlarını çattığında kaşının tam başlangıç yerinden alnına doğru düz çizgiler çıkaranlardan olmama rağmen. bu kişiler depresyondan kolay bir çıkış yolu bulamıyorlarmış.

Güzel insanlarla güzel yemekler yedim, ondan olabilir, yönetmenimlen de buzları erittim bu da olabilir ama kendimi kandırıyo olabilirim ya da o beni kandırıyo olabilir, bu konunun üstünde bu hafta düşünücem.

Yahut balık yediğim için mutlu olabilirim evet, balık yemek insanı mutlu ediyor. bu da olabilir sebebi.

Yakında kendime güzel bir elbise hediye edeceğim hissine kapılıyorum belki de mutluluğumun tek sebebi bu.

Diğer yandan Gümüşlük'e yola çıkmak üzere biletimi çoktan almış ve bu konunun bahsini sevgili anneciğim ve babacığıma geçirmişken nasıl oluyor da sanki ilk kez söylemişim gibi bana manasız tepkiler veriyorlar, buna ben hiçbir mana veremiyorum. Size bir çift lafım var: kendinize gelin. Bir çift lafım daha var: sizden hoşlanıyorum. Bir düzine laf daha : yaz tatilinde sizinleydim işte, bayramda istanbul'da olmak ölümden beter, bağlasan durmam , duman olur uçar giderim, o derece, ama küsmeyin bana haftasonu gelicem olur mu? İyi günler.
Gümüşlük günlerim yaklaşıyor diye de olabilir mutluluğumun sebebi, zira Tuğçeciğim orada beni dört gözle bekliyor. Herhalde çıplak ayakla dolaşıp güzel şeylerden bahseder ve gülüşürüz ve birlikte uyuruz ve iyi hissederiz.

İşler kötü gittiğinde yahut utandığım anlarda ise dilediğim sadece üç şey var:
1) su gibi likit bir şey olmak, o anda yere dökülmek ve yayılmak ve sonra buharlaşarak yok olmak
2)o dakika ülkeyi terkedip başka bir ülkeye yerleşmek ve kendime yepisyeni bir hayat kurmak
3)başıma geçici bir rahatsızlığın gelmesi ve insanların içinde bana kontrolsüz bir sevgi geliştirmesi sonucu yaptığım sakarlığın yahut dikkatsizliğin bu şekilde unutulması.

evet hepsi bu, söylemek istediklerim bunlar, bu da hayatımın en boktan postası olsun.

7 Eylül 2009 Pazartesi

'mozart dinlemeyi çok seviyorum, türkiyeye gelirse mutlaka konserine gideceğim' diyen küçük emrah, büyü artık bebeyim !

6 Eylül 2009 Pazar

Bitlenmek ayıp mı ki ya ?

Yıllardır kendi çapımda ufak ufak pazar araştırmaları yapıyorum,eş dostun ilkokul yıllarında kaç kez bitlendiğini öğrenmeye çalışıyorum. ama nedense herkes de artis gibi 'a evet ben de bi kez bitlenmiştim' diyor. BİR KEZ bitlenmek ne demek ulan? ben neden bin kez bitlendim o zaman ?

Biz de varoşlarda büyümedik herhalde. Bildiğin modada asortik bi ilkokula gittim ben, hatta ben önlük bile giymedim. forma giyerdik, o derece klastı yani, peh peh.

ama benim kan grubum mudur artık nedense ben bitlerle baya iç içe geçirdim ilkokul yıllarımı. o yeşil-beyaz renkli şişeler benim kafamdaki bitlere bir türlü tesir etmediler, ben o gereksiz şampuana bulandıkça daha da asabiyete iştigal ettiler, çoğaldılar da çoğaldılar.

Bi gün zavallı anneciğim öfkeden saçlarını yolarak 'yeter bee sen benle aynı yatakta uyuyosun neden sen bitlenmiyosun bee?' diyerek babama olan gelmiş geçmiş tüm öfkesini kusmuştu. evet o yıllar, benim kafamdaki bitler artık evdeki huzuru da kaçırmıştı. Evliliklerinin mutluluğunun azalarak artan bir gidişata sahip olduğunu gören annem, yuvamızın huzurunu geri getirmek adına, ben 6.sınıfta iken (evet ortaokulda da bitlendim) kafama gazlı su dökme, böcek ilacı sıkma, hatta bazen böcek ilacı hamlesinin akabinde vakit kaybetmeden kafamı poşetle sarma girişimlerinden sonra son çareyi saçlarımı boyamakta buldu. Bunu bilenler de çoktur ama ben yine de bahsini geçireyim; boyadaki amonyak bitleri öldürür. arının soktuğu yere çişimizin içinde amonyak olduğundan ötürü işememize eş değer bir işlem bu. ama bilmiyorum kafamıza işesek tüm bitler ölür mü.

Koyu kestane olan saçlarımın güya tıpatıp aynı renginde boya alan annem, daha 12 yaşındaki kızının saçlarını ilk kez boyadı, lakin boyama sonrası beklenen 40 dakikanın sonunda elde ettiği rengi gördüğünde gözlerini fal taşı gibi açıp sağa sola kaydırarak 'ay hiçbir fark yok, hiç anlaşılmıyo işte' dedi bana.
ben de gözümle gördüğüm şeye inanmak yerine anneme inanmayı seçerek sonsuz bir özgüvenle okula gittim.

Rengin çok daha koyu ve yapay olduğunu görüyor, ancak kendime bile yalan söylüyordum.
Herkesler ve herkes benlen 'alay geçtiği' halde nedense aynı sırada oturduğum ve o yılki en yakın arkadaşım olan kız (ortaokulda her yıl en yakın arkadaş değişirdi elbet) bu konuyla alakadar tek bir kelam etmiyordu. Tabi ben artık onun da bir şeylerin farkında olduğunu anlamış ve ona açıklama yapmayı hüküm giymiştim. evet, kendimi bir suçlu gibi hissediyordum.

'dün akşam inanılmaz bi şey oldu, babamın dolabını açtım ve dolabın içindeki tüm mürekkepler üstüme devrildi, hepsi saçlarımı boyadı böyle'

diye dünyanın saçma cümlesini kurdum.ama kız yine de suratıma manasızca bakarak sükunetini korumaya devam etti.
Hem şişko, hem çirkin, hem de bitliydim ama o yine debeni seviyordu. üstelik benim yüzümden yaklaşık bin kere filan bitlenmesine rağmen.
Kendisine buradan sevgiler, programı izliyorsa artık bitlenmediğimi bilmesini istiyorum. Bi de hala bu dünyadan en çok bitlenen ben miydim diye düşünüyorum gerçekten. Neden ben ya neden ?..

5 Eylül 2009 Cumartesi

bana bi şeyler oluyör

yaz,gönder,kur,koy,kaldır,hopla,otur derken geçmişteki ufak detayları yakalayıp bunları hikayeleştirme uzvumu kaybettim, kötürüm oldum. Neyse ki google' a her zamanki düz mantığımla 'el şeklinde sabunluk' yazışım, akabinde resmi farklı kaydet,masa üstüne kopyala,bloga yükle,masa üstünden anında sil komutları ile beraber bloga biraz hareket katmış oldum. sanal hayat böyle gider iken günlük hayatta iş çıkışları bildiğin direkt eve gitme, tv karşısında yayılma, hatta hiç kımıldamadan olduğun yerde uyuyakalma sendromuna yakalanmış buldum kendimi.

Filmlerdeki metropol kadınları gibi eve vardığımda büyük balon bardaklarda 15santilitre şarap içip ellerimle alnımdaki saçları geriye doğru atsam, ellerimi aynen ensemde birleştirsem ve bu saçma hareketi orada tam bitirirken gözlerimi kapatıp 'oh ne gündü ama ' desem ben ve ertesi gün de kalkıp yine dümdüz fönlü parlak saçlarla işe gitsem fena mı olur ha?

Olamaz işte yalan o, bi kere her şeyden önce benim saçlarım kıvırcık ve her zaman benim kontrolüm dışında hareket eder, dolayısıyla saçlarımın benden tamamen bağımsız değerlendirilmesi gerek.

Sonrasında o 15 santilitre şarap da 70 santilitre filan olur bir başlayınca, ertesi güne pert olurum. Bir de ben biracıyım, lıkır lıkır içiyorum birayı, göbek möbek umrumda değil.

Oh ne gündü ama da diyemem. Yani zaten olay şöyle olmuyor ki, yoğun, stresli bi gün geçiriyosun, eve gidince oh güllük gülistanlık, her şey bitmiş gitmiş, kafan rahat. Yok öyle bi hayat, rüyamda bile benim yönetmen teyzeyi görüyorum ben.

Etrafta küllük bulamayınca iğrençliğini bile bile istemeyerek de olsa sigara, bazen su dolu bardağın içinde söndürülür ya, o izmarit suyun içinde bekleye bekleye suyu sarartır, suyu içemezsin, lavaboya da dökemezsin. İşte stres sanki, vücudunun bu sıvıyla dolu olması hissi gibi. musluğumu açsam da şu kirli suyu akıtsam istiyor bu can.