27 Kasım 2009 Cuma

coco channel 'den

saçlarını değiştirmek isteyen kadın hayatını değiştirmek isteyen kadındır.

gecen gun saçımı kestirdim.
az önce de boyadım.
peki depresyonda mıyım ?
Hayır!
çünkü artık daha güzelim .

23 Kasım 2009 Pazartesi

ölmek filan

Bi gün doktora gidiyorsun , doktor sana diyor ki '3 ay ömrün kalmış' - filmlerdeki gibi misal-
Sen de napıyorsun iyi biraz sefa süreyim bari diyorsun. 3 aylık ömrü kalan bi insan herhalde işini gücünü bırakır, seyahat eder, yemek yer bol bol, amsterdama gider magic mushroom filan yer heralde ne bileyim.
ama bir de şöyle bir durum var:
bir gün doktora gidiyorsun, doktor sana diyor ki '8 yıl ömrün kalmış' - bununla ilgili bir film yapılsın o zaman ben hiç denk gelmedim.
8 yıl depresyona girmek için yeterli bi zaman dilimi. Çünkü 8 yıl boyunca yaşayabilmek için yemek yemeli, kirasını ödemeli, çalışmalı , para kazanmalı. Uzunca bir süre sanki ölmicekmişsin gibi yaşamaya devam etmek zorunda. 8 yıl boyunca sana sponsor olabilecek birini bulamazsa tabi.
ben seçim yapmak zorunda olsam 3 ay içinde ölmeyi seçerdim.
(şu sekiz yıl hikayesi gerçek)
(neyse ki benim için değil)

unutmak kolay mı küçüğüm

Ercan ve Çelik sıradan geçen bir pazar akşamına hareket katmak için akla hayale sığmayacak yöntemlere devam ediyorlar dostlar. İzel'i eller, kollar, ayaklar olacak şekilde koli bandıyla bağlıyorlar. Koli bandı gerçekten işi bitiriyormuş. Günün birinde birini kaçırırsanız koli bandından başka şey kullanmayın açılmıyor çünkü.

Sonra bu bağlı İzel koltukta öylece dururken 'ee bu ne şimdi böyle otur otur olmaz ' diyerek İzel'i balkona çıkartıyorlar, hep beraber çay içiyorlar. İzel tabi tek başına içemiyor, Ercan içiriyor ona, Çelik de sigarasından uzatıyor. Karşı komşu camdan görüyor vallahi kızcağızı. Sonra içlerini birden bir heyecan kaplıyor.-zaten istedikleri de bu değil miydi başından beri ? - hani komşu polisi arar filan diye. Sonra aslında bunun bir imitasyon olduğunu belirtmek için de İzel'in üstündeki bantları balkonda çıkararak birbirlerine sarılıyorlar sorun yok biz dostuz ve mutluyuz imajı vermek için. Böyle yaratıcı insanlar tanıdığım için çok şanslıyım. Gördüğünüz gibi grup dağıldı ama dostluk halen devam ediyor.
İzel'in unutmak kolay mı kolay mı küçüğüm kızımız olacaktı küçüğüm isimli şarkısı, yanağına sinek konan klibiyle beraber hepimize gelsin o halde. iyigünner.

bravo

Kış uykusu denen şey insanlarda da var. Mesela bende var. Evet. Var. Bende bi şeyler var ya eminim bundan .

Bi de hayatın bana öğrettiği şeylerden biri bir filmi uzun diye dizi gibi iki parçaya bölüp izlememek. Bunu yapma arkadaş, filme yazık ediyorsun, dizi istiyorsan aşkı memnu izle bebeyim. Ama yine de heyecan duyabiliyorsun, mesela dün akşam yarım kalan filmimi izlemek için sabırsızlanıyorum. Lakin alıp henüz izlemediğim bir film daha var, aynı heyecanı onun için de duyuyorum. O zaman benim buradaki karım ne ? Karım yok . Sadece filmi piç etmiş oldum hepsi bu. ( şu a'ların üstündeki şapkaya çok ihtiyaç duyuyorum , keşke kalkmasaydı , neden kalktı ki ? bu parlak fikir kime ait? ok türk dil kurumu ama o kuruldaki yaşlı adamlardan biri böyle bir toplantı sırasında bunu söyledi de mi kalktı yani tüm bunları merak ediyorum ama asla öğrenemicem ve bu sırlarla yaşamaya devam edicez insanlık olarak)

18 Kasım 2009 Çarşamba

500 days of Summer

Balığım ve alığım ama yine de bu klişe aşk filmlerinden hazzetmem manasına gelmiyor. Piyasada içinde aşk meşk mevzuları geçmeyen film var mı? var : Guy Ritchie - Lock, Stock, Two Smoking Barrels . Oyuncuları yüzünden, yönetmeni yüzünden, müzikleri yüzünden, oyuncuların esrar içtikleri o sahne yüzünden bir daha bir daha izlenesi film. Sırf içinde aşk meşk vukuatları olmadığı için de bonus izlenme hakkına sahip.

Aşk üzerine film yapıyorsan da içinde fantastik bir şeyler olsun. Misal : Eternal Sunshine of the Spotless Mind. Öyle bir film yap ki izleyici de izledikten sonra film müziklerini indirsin yahut 'keşke böyle zihinden sildirme diye bir şey olsa kanka ya' desin yanındaki arkadaşına. Ya da Fatih Akın'ın Duvara Karşı' sı gibi karakterleri birbir tokatladığı gibi seni de tokatlasın.

Dün akşam 500 Days of Summer 'ı izledim. Kurgusunun tadı bana Jean-Pierre Jeunet filmlerini anımsattı. Zaten çocuğun tek başına sinemada film izlerken birdenbire filmin içinde kendini görmesi tamamen bir Amelie Poulain alıntısı. Diğer yandan da önce aşık olduğu kalp gibi minicik çok şeker dediği doğum lekesinden kızdan ayrıldıktan sonra bok gibi böceğe benzeyen bir lekesi var diye bahsetmesi ise bana Persepolis animasyon filminden bir sahneyi anımsattı. Her filmin güzel sahnelerinden alıntılar yapılmış olsa da Expectations / Reality sahnesinden etkilenmediğimi söyleyemem. Bir de o sahnede çalan şarkıyı dün gece itibariyle sanırım 1500. kez filan dinliyorum.

Kıskançlık, hüzün, acı dolu bir hissiyat vardır ya ama delikanlılığı da bozmazsın, içinde parmak uçlarından başlayan bir acı ısısı tüm vücuduna yayılır, duygusal başlar fiziki bir vukuata dönüşür,nefesini tutarsın ama bunu o an farketmezsin bile, işte o hissi verdi bana şu expectations / reality ikilemesi.

Bir de filmde birden bire acı çeken taraf oluveriyorsun. Yani film hep adamın gözünden gittiği için sen de adamın acısına birebir ortak oluyorsun, kız hep uzak. Başından beri 'i am not looking for anything serious' dediği için ben sana demiştim bebeyim deme hakkını kendinde buluyor. Ama aşık gibi gecenin köründe adamın koynuna da girmeyi biliyor. Senin gibilere sürtük derler bebeyim.

Bu filmle belki de ıssız kadın furyası başlar. İyi de olur.
everything was just ment to be.
son sözüm bu.

17 Kasım 2009 Salı

bir yanda dans müzik biteviye

Gitmek istediğim bir konser var
Almak istediğim bir de elbise
Bir yanda güzel ve şık olmak var
Bir yanda dans müzik biteviye

O minicik elbise giyilir mi yağarken kar
Aklımda binbir düşünce birbirini kovalar
Cumartesi gecesi içimde kor kor yanar
Bir yanda dans müzik biteviye

Zira tutumlu bir insanım
Elbiseyi giyip konsere de gitmek ister canım
Lakin ben de bir insanım
Bir yanda dans müzik biteviye

Elbise ve konser aynı para
Raksın cümbüşün beşi bin para
Elbiseyi alıp evde otursam da
Bir yanda dans müzik biteviye

4 Kasım 2009 Çarşamba

söyle bana dostum

hani tam bir şey satın alacakken , cüzdanına bakıyorsun paran yok, kartımı vereyim diyorsun da kartın da olmuyor, sonra eve geliyorsun sağa sola, çantana bakıyorsun , aramayla geçen dakikalar ilerledikçe daha da hızlanarak sağa sola, çantana tekrar bakıyorsun da, sonra bankayı arayıp kartı iptal ediyorsun ve gece boyu kartı nerde kullanmıştım en son diye düşünüyorsun ya, hayat süprizlerle dolu demiyor, umutla geleceğe bakmıyor musun ?

3 Kasım 2009 Salı

Tramvay Güncesi V

Sevgili Günce;
Dün sabah yağan sağnak yağmurun altında bastonumu savmış olmanın verdiği sonsuz heyecanla tramvayın içine ceylan gibi seke seke attım kendimi. Vagonun ta dibinde tanıdık bir yüz ile gözgöze geldim lakin aynı vakit tanımazlıktan geldim. Yıllar öncesinden hiç hazzetmediğim bir simaydı bu.

-bunu anlatmam için zira birkaç yıllık bir evveliyata uzanmak gerekir. Ben öğrenci olduğum ve garsonluk yaptığım vakitler oralarda sık rastladığım bir delikanlı benden pek bir hoşlaşmaya başlamıştı. Ben bu çocukcağızı kibarca reddettim birkaç kez. Sonra baktım olmuyor, selamı sabahı kestim. Adam uslanmadı, bi gece eve dönüş yolunda karşıma çıkıp ben sana ne yaptım da benden merabanı kestin ceylanım ?' deyiverdi. Ben ne dedim hatırlamıyorum ama verdiğim cevaptan tatmin olmamış olsa gerek bunu bi kez daha yaptı bu herif. Çocukcağız diye başlayan hikayemin zamanla adam ve herife dönüştüğüne dikkatinizi çekmek istiyor ve bu durumun gerçekten vakti zamanında canımı sıktığını anlamış olmanızı umuyorum dostlarım. Neyse bu adam gözlerden yokoldu gitti. Bir gün bir yerde rastladım, tanımazlıktan geldim, geçip gittim yanından-

İşte tramvayda gördüğüm adam, bu yakamdan düşmeyen göt lalesiydi dostlar. Ben tanımazlıktan gelerek bir yer buldum outrdum, kitap okumaya başladım ve her zamanki gibi yanımdakiler de okuyormuş paranoyasına kapılarak huzursuz oldum. Bu sırada da birileri kalktı, yeni birileri oturdu yanıma. Ben bu paranoyayla iki dakikada bir yanımda oturanın suratına bakarım hep , bir de baktım ki bu gerzek gelmiş benim yanıma oturmuş! aptal ! aptal ! bunu yaşamak istiyo muydu yani gerçekten ? vagonun dibinden tanışıklığımız yok gibi davranacağımızı bile bile gelip yanıma oturmak istiyo muydu ? ben onun yerinde olsam ölsem benim yanıma oturmazdım yani. Üf tam bir gerzeksin dostum ya ! Gerzek melankolizmden nefret ediyorum.

1 Kasım 2009 Pazar

kim messenger

Hayatlarının bir döneminde bazı insanlar delice bir sevgili yapma isteğine girebiliyorlar. Böyle durumlarda da şu fani dünya inadına onların karşısına bir sevdicek çıkartmıyor, onları daha da yalnız bırakıyor. Bu vaziyetlerde de yalnız kalan insan evladı ya çeşitli sosyal aktivitelere girişiyor, kişisel gelişime yöneliyor; ya bu durumumu hiç sallamıyor; ya da kendisine her selam vereni borçlu çıkarıyor .

Bizim iş yerinden bir arkadaş ben bu iş yerinde yaklaşık bir yıldır bulunduğum süre içerisinde 'kendisine selam veren herkesi borçlu çıkarma' seçeneğini seçerek her pazartesi birbirinden gereksiz alkolik hikayelerle zihnimi meşgul ediyor.
Mevzu bahis arkadaş için, iş yerimize yolu düşen her türlü ressam , fotoğrafçı genç bayan arkadaşlara potansiyel flört gözüyle yaklaşarak hayatına yanlış bir yön veriyor kanaatindeyim. Kendisinin durumunun vahimliğini bana son anlattığı hikayeyle pekiştirerek kavramış oldum.

Mevzu bahis kişi haftasonu gittiği Neivzade'de üniversite yıllarından eski dostlarına rastlıyor , masaya salça oluyor, bir bira içtikten sonra da masadan sıvışıyor. Eve dönüş yolunda bu masadaki genç topluluktan bir kızcağız da buna bir kısa mesaj yolluyor 'insan masadan kalkarken bir hoşçakal der yahu' yazıyor.

Masadan hoşçakalın gençler demeden kalkmasını tanıdığım kadarıyla şaşkalozluğuna veriyorum.

Geçelim, bu ayrıntı ehemmiyetsiz.

İşte bu er kişi bana bir pazartesi öğlen yemeği sırasında bu hikayeyi büyük bir heyecanla anlattı. Yani bir mekana gidiyor, kızın teki de buna böyle kısacık her insanın diyeceği bir laf ediyor, bu arkadaş da ağzından fırlayan bi köfteyle bana bunu sonlanmış mutlu bir hikaye gibi anlatıyor.

Kendisinin bu yarım yamalak hiçbir mana ifade etmeyen hikayelerinden aşırı sıkıldığım için , ortaokul yıllarından beri süregelen hem edebiyat derslerinden hem de ergenlik yıllarından bu zamana dek edinmek durumunda kaldığımız hayat tecrübelerinden yola çıkarak artık giriş-gelişme yahut sadece giriş bölümlerinden oluşan hikayeler anlatmasının yersiz olduğunu, bu son anlattığı hikayenin de aslında giriş bölümünü bile temsil edemeyeceğini ve gerçek bir hikayenin - ya da en azından kendisi için diyeyim- giriş-gelişme ve sonuç bölümlerinden oluşan bir kompozisyon oluşturması ve tüm insanlığın karşısına da bu kompozisyonla çıkması gerektiğini, her merhaba dediği hatun kişiyi gelip bana anlatmasının ise ne kendisine ne bana ne de insanlığa bir faydasının olmadığını kibar bir dille ifade ettim. Tabi bunca kelamımın üstüne bu kızı bu mesajı attığına pişman ettiren geri darlamalarından bahsedemedi. Ancak nedense ağlayacağı yerde köfte dolu bir gülüş atarak doğru söylüyosun,harika bir tespit diyerek benim sırtımı sıvazladı. (şaşkalozluğun diğer bir ispatı) . Gerçi ne yapacaktı ki, kendine bir duble rakı mı söyleseydi yani ?
Aksi halde ben de kendisine sanki çok büyük atraksyonlarla dolu bir hafta sonu geçirmişçesine Yeşim'e bir mesaj attım, ama o bana cevap vermedi yahut Yeşim beni gece 2'de aradı ve ben uyuyordum o sırada, Dia'dan süt aldım bozuk çıktı gibi bastıbacak hikayelerle heyecanla dolup taşarak kendisinin öğlen yemeklerini ve çok ısrarcı olursa akabinde tüm hayatını zehir edebilirim ama şimdilik kendisine sadece kendine gel diyebiliyorum. Kendine gel !

Mutlu pazarlar.