27 Aralık 2010 Pazartesi

gidişim suskun olmuştu ama dönüşüm muhteşem olacak

Yaklaşık yarım asırdır devam eden "Arka Sokaklar" dizisine, kamusal alanlarda tuvaletten çıktığında tuvalet sırasında bekleyen diğer kızlara gulumseyen kızlara, sigarayı bırakmaya çalıştığı dönemde kendini tutamayıp garsondan sigara isteyenlere, Fatmagül'ü sevenlere, Kiarostami filmlerinde uyuyanlara, bana gıcık olduğu halde yine de açıp açıp bu blogu okuyanlara, avokado sevenlere, idol kırmızı şarap içenlere, cumartesi akşamlarını evinde geçirenlere, "ben artık eskisi gibi içemiyorum" klişesini 2 haftada bir dile getirenlere, Beşiktaş pazarında ucuza güzel beyaz peynir satan ve yolda görsem tanımayacağım tombiş arkadaşa, "topshop'un kilotlarına hastayım" diyen kızlara benden selam olsun.

işime verdiğim enerjimi içimdeki saçmalama potansiyelinden alıyor olmalıymışım ki uzunca zamandır sadece çalışmakta, buraya hiç yazmamaktayım. Lakin buraya bir bok yazmama rağmen 5 yeni üyemiz olmuş, ne kaddan da güzel. Bir de onlara selam etmek isterim.

Cep telefonu olmasına rağmen mesaj filan bilmeyen sevgili dedeme de selam etmek isterim. Kendisini her gördüğümde bir önceki bayramdan kalma tebrik mesajları hala açılmamış, okunmamış oluyor.

Telefonu açtığında son ses bağırarak, anlaşılmaz bir şekilde konuşanlara ise selamdan öte, sevgilerimi gönderiyorum. Onların her şeyden önce sevgiye ihtiyaçları var. Annem bu konudan sorumlu devlet bakanı, kendisinden dolayı konu ile ilgili bilgi sahibiyim.
Telefonu kapatırken "oldu, ooldu...tamam" diye hazin sonun yaklaştığı sinyalini verenler de bu grupta yer alıyor. Onlar lütfen unutuldu sanılmasın.

Barış Manço ile delicesine danseden, Türk bayrakları sallayan binlerce Japon kardeşe de selam olsun.
Ve tabi bir de Bolu Beyi, sana da selam olsun. Dağlara yaslanmış, iç geçiriyorsundur herhalde bebeyim.








26 Ağustos 2010 Perşembe

aldatmak

Ben salak gibi sanıyordum ki bu aldatma muhabbetleri üniversitede filan gençliğin verdiği gazla oluyor sadece. Ya da ne bileyim çok uzun süredir beraber olan evli çiftlerde filan. Üniversitede birinin ev partisi, birinin doğum günü partisi derken bir de o yılların verdiği özgürlük hissi ve gazla olası flörtöz durumlara karşı kendini durdurmuyordu insan. Ben de bu işin çok dışında kalıyormuşum gibi anlattım ama ben de bi zamanlar bi sürü halt yedim.


Okula gittiğim zamanlar yıllar boyu koluma taktığım dünya yalancısı bir sevgilim vardı. Hem beni aldatır, üstüne yalan söyler, inkar eder, ama köşeye sıkışınca da 'evet bi bok yedim, ama sana aşığım' derdi. Ben de her seferinde göz yumuyordum bu saçmalıklara, ilişkiye devam ediyorduk. Adama tabi ' oh iyi oldu, fazladan iki hatun götürdün, rahatlamışsındır' demiyordum. Kıyametler kopuyordu lakin nihayetinde varılan sonuç aşikardı.

Ne hastalıklı, ne manasız bir ilişki, değil mi? Başkasının koynuna girmek isteyen adamın benim yanımda işi ne? Terket beni o zaman, manitasız bir kazanova ol, hem başında dır dır eden bi karı olmasın dimi.

Yok abi, ne adam beni bırakabildi, ne ben adamı... 3-5 aydan da bahsetmiyorum, yıllardan bahsediyorum, yıllar...Bir de ev mev muhabbetleri vardı ortada, fena ki ne fena. Aşk harbiden insanın gözünü kör ediyor, adamı salak ediyor. O yüzden bebeyim, aşık olmak o kadar da iyi bi şey değil. Bir hastalığa kapılmak gibi bir şey.

Ama koca götlü hatunlarla aldatılmış olmanın verdiği gazla da ben bunu aldattım bikaç kere. Bikaç kez söyler gibi oldum hatta. Ama dinlemedi mi inanmadı mı ne olduysa artık hatırlamıyorum şimdi, üstünden bin yıl geçti.
Bunun kime faydası var peki? Bana sorarsan kimseye bi faydası dokunmadı. Anlatacak birkaç saçma ve dengesiz hikayem oldu sadece. Olmasa da olur türünden hikayeler.


Nerden aklıma geldi? Az önce bi arkadaşımdan telefon geldi, açamadım iş güç vs. Kız mesaj atmış, ara beni önemli diye. Ulan biri öldü sandım, kalbim küt küt aradım bunu. Manitası ailesinin yanına yazlığa gitsin, orda tombiş bi hatunu götürsün, götürülen kızla da benim bu yavrunun ortak bi arkadaşı çıksın ( tesadüfe gel!) , yavru her şeyi öğrensin, bir şişe viski bitirip ortalığı yıksın.
Paso elinde çiçeklerle yavruya süprizler yapan bu abi nasıl oluyor da bu kadar zükünün derdine düşüyor? İnsan hiç mi düşünmez? Düşünür de hiç mi kendini dizginlemez?
Ne bileyim ya, ben kötü giden ilişkilerde aldatmalar oluyo diye biliyordum, benim zihnime öyle işlemiş. İlişki kötüye gidince mi aldatma durumları oluyor yoksa aldatma durumları oldukça mı ilişki kötüye gidiyor isimli bir kitap yazsın biri ve lütfen tüm gerçekleri açıklasın artık!
Birinden hoşlanmak, aşık olmak, sonra sevgiline gidip bunu söylemek bile daha affedilir bi durum ama bu zük derdi başka bi şey. Gerçi aldatmanın da bi derecesi yok bence. Yeni bi manitası varken adamın gidip eski sevgilisine 'seni hala sevgilim olarak görüyorum bebeyim' demesiyle yazlıkçı bir kızı düdüklemesi arasında ne fark var?
Bana sorarsan aynı bokun laciverti.
Ama daha büyük veya daha küçük bi bok değil.
İnsan ister istemez güvensizlik hissediyor kendi başına gelmemiş olsa bile. O zaman herkes yapar lanet olsun diyorum içimden. Bi arkadaşım dedi ki bu olayı anlatınca 'e her şeye hazırlıklı olacaksın'.
Böyle yaşanmaz ki. Ben yaşayamam böyle. O zaman nasıl birini seversin, nasıl en iyi dostun olur? Böyle yaşarsan yapayalnız olursun.. Yakınlık nerde o zaman? Ama hep büyük konuşmamak gerek dimi, büyük konuşmamak lazım. Hep küçük konuşup küçük düşünmek, küçük olmak lazım...

Günün şarkısı tüm kalbi kırıklara gitsin: http://fizy.com/#s/1lvxp4

12 Ağustos 2010 Perşembe

kabak koyu




1 Ağustos pazar günü aralıklarından güneş ışığının sızdığı bir klübede, horoz sesiyle sevgilimin yanında uyandım. Gece içtiğim biraların kokuşmuş tadı ağzımda, içimde olmaksızın geçirdiğim ilk geceden sonra arınmışlık, temizlenmişlik hissiyle uyandım. Cibinlikli bir yatakta uyandım. Kapısı kilitlenmeyen bu klübeden dışarı çıkaracağım çıplak ayağımın toprağa değeceği vakit vereceği hissiyatın heyecanı ile uyandım. Ağaç gölgeleri altında edeceğim kahvaltının tadının kalacağı ağzımın mutluluğunu hatırlayacak ve İstanbul'da dostlara bundan bahsedecek olmanın memnuniyeti ile uyandım.

Gidiş yolundan, Kabak Koyu öncesi öncelikle kaldığım dansözlü Fethiye otelinden bahsetmeyerek Faralya'dan vadiye giden tek yol olan 'Likya Yolu' denen dağlık, tepelik, taşlık yoldan zahmetli inişimizden sonra vardığımız yeşillikler, sincaplar, tavuklar içindeki su, toprak, nefes bolluğunu ile bezenmiş bu yeri anlatmak istiyor; anlatırken, aldığım tüm kokuları, tüm tadları, tüm keyifleri tekrar alıyor, tekrar tekrar yaşıyorum. Ne kadar yavaş ya da ne kadar uzun yazarsam bana orada bulunma hissiyatı veriyor, huzurumu yeniden hisseder oluveriyorum.

Ne çok, ne de çok istemişim ki orada olmayı, yanımda götürdüğüm kitaplara elimi bile sürmedim. Televizyon yok, elektrik yok, ekran yok, gürültü yok. Oturdum, baktım, nefes aldım, durdum, nefes aldım, toprak üstünde uyudum, nefes aldım, güzel yemekler yedim sükunet içinde, içki içtim, güldüm, nefes aldım, toprak üstünde uyandım, denizin tuzunun tadını ağzımda hisettim sevgilimi öptüğüm her vakit. Elime yapışmış kum, onun elindeki kumla bir oldu, ellerimizdekinin milyarlarcasının üzerinde gezinen tuzlu ayaklarımız üzerine düşüp, geldiği yere yine karıştı tane tane. Bir yeşeren bir kararan ormanın içinde sakinlikle, sessizlikle yenilen güzel akşam yemeğinin ağızlarımızdaki tadıyla bir olup, tek bir insan olup, ışığın adımlarımızın az biraz ötesini göstermeye müsade eden vakitlerinde yine, denizin içinde olmasa da yakınlarındaki mevkimize gittik, oturduk, konuştuk, sustuk, güldük. Kararan havanın ettiği bu kısa mesafe müsadesiyle daha bir yakın oturduk. Ne sudan uzak kaldık, ne topraktan. Akşamları sanki daha bir yakın olduk, daha bir tek olduk.

Eskimiş, dinlemeyi çoktan unuttuğun şarkıları bile dinlemekten sana yine keyif aldıran, bacaklarını yüksekten sarkıtıp başka bir yerde olmak istemeyeceğin, orada olmak için bir sene daha kirli hava solumayı, trafikte uyumayı, bir çatışma, cebelleşme içinde olmayı göze alabileceğin, 'burada daha ne kadar kalsam sıkılmam' acaba diye düşündüren, ilk günkü heyecan ne kadar çoksa ayrılırkenki dinginlik ve dinlenmişlik hissini de içine bir o kadar dolduran yeryüzünün sırrı, paylaşmak istediğim, öyle kalması için de paylaşmaya çekindiğim minyatür cennet, kabak koyu.


Gözlerimin önünden hala gitmeyen bu yeşillikler, şimdi gözlerimin önünü kapatır, beni bundan başka şey düşündürmez oldu.

23 Temmuz 2010 Cuma

i found a reason

Dinlediğin müziğe, ister istemez o anki duygularını kazıyorsun. Ve yıllar sonra dinlediğinde yine o günkü heyecanı, mutluluğu, hüznü ya da her neyse işte, birebir yaşıyorsun. Yaptıkların, hissetiklerin, hissettirdiklerin çalan o iki dakikalık şarkı boyunca yine içine doluveriyor.
Öyle değil mi sence de?

Karnında dolaşan filler, sinirden tepinmeler, hayatında hiç yer tutmayacak insanlara sırf senin manitanın arkadaşı diye iyi davranmalar, okulda hep vakit geçirdiğin, bugün çağırdıklarında düğününe bile gitmediğin eski dostlar, bir konserde bir dostunun senin manitanın yanından sana yalandan sevgi dolu bakışları, göz kırpmaları, hayatındaki tek teselli olduğunu düşündüğün ama bugün yüzüne bile bakmadığın insanların onlarcasını sana hatırlatan şarkılar günün birinde tokat gibi kendini sana zorla da olsa hatırlatıyor.

Artık büyümüyorsun, yaşlanıyorsun ve yalnızlaşıyorsun. Eskiden 150 kişiyle bir arada uyurdun, bugün kendine bir ev arkadaşı bile edinemiyorsun, kimseyi yanına yaklaştırmıyorsun. Eskiden bir parti dönüşü 8 kişi ile beraber bir dostun evinde yerlerde uyurdun, şimdi sen kendi salonunda kimse uyumasın istiyorsun. Bunu da bir hak olarak görüyorsun. Kendini göz göre göre yalnızlaştırıyorsun, salak.

Şimdi 3 bira içince akşamdan kalma ol, sanki eskiden haftada 4 gün delice içmiyormuşsun gibi, değil mi? Şimdi ertesi gün hesapları yap, sabah uyan, otobüse bin; sanki beraber uyumuşsun gibi yumuk gözlü adamlarla göz göze gel, bazen sarhoş uykuya daldığın eski dostlardan biriyle dolmuşta karşılaş, kaldığın yerden konuş ama kaldığın yerden yaşama.

Bazen işte böyle içindeki özlem büyüsün, saçlarının parıldadığı, içki içip akşamdan kalma olmadığın, hayatını renklendirdiğini düşündüğün ama hiç renklendirememiş insanları.

Sonra düşün, zamanla ne kadar az aklına geldiklerini, ne kadar az eski fotoğraflara baktığını hatırla.

Zaman işte, aslında var bile olmayan bir süzgeç. Üzerinde kalanlar bu akşam senin oturup iki bira içip, gülüşeceğin insanlar. Gerisi hikaye mi? Değil. O geri kalanlar da hatırladığın ya da hatırlamak istediğin kadarıyla zihninde zamanla o süzgeçten tekrar tekrar geçen anılar sadece.

19 Temmuz 2010 Pazartesi

mehmet vol.2

üzgünüm bebeğim ama ne yazık ki sen bana ait değilsin.


Memo için yaptığım şu ilan bayağı işe yarıyormuş. Mehmet'i bulamadım ama işe yaradığını kanıtlamış oldum. Şu yanda görülen kedi Mehmet ile birebir tarife uyduğundan Beşiktaş muhiti oturanları tarafından sürekli olarak yakalanarak, bilmediği tanımadığı evlere götürülüp beslendi, doyuruldu. İnsanlar benim ilanı görüp, ortalıkta dolaşan bu tasmalı, sahipsiz kediyi tutup evlerine götürüyorlar, yediriyorlar, içiriyorlar, bana ait olmadığını öğrenince de sokağa salıyorlar. Salsınlar tabi, elalemin yaşlı kedisine bakacak halleri yok.
Ama bu kedi günlerdir 5 ev filan gördü tahminimce. Bir de bu sokağa çıkmaya alışmış, aslında kaybolmamış, şöyle bir iki tur atıp evine dönen kedilerden de olabilir. Millet bunu evine alıyor filan, bunun da ağzı var dili yok tabi, sahibine anlatamaz, bugün başıma ilginç bir şey geldi, insanlar beni baya bi doyurdu, suladı gibisinden.



Artık ben de işin aslını öğrenince, beni arayan kişilere direkt boynundaki tasmada çıngırak var mı diyorum? Karşımdakinin heyecanla evet evet var demesi üzerine benim ' işte o zaman o kedi benim kedim değil' diyerek heveslerini gursaklarında bırakıyorum.
ama ne yapayım yani? onu alıp memonun yerine ona bakacak halim yok heralde. Herkesin kedisi kendine bebeğim.

Neyse, son ümidim beni dün gece arayan yaşlı teyze. Benim Mehmet'i bulduğunu, eve götürdüğünü iddia ediyor ama telefonu kapalı, öldü mü noldu bilemiyorum artık. Hayat bana neler getirecek bilemiyorum. Hiç bilemiyorum öf.

15 Temmuz 2010 Perşembe

mehmet


Dün akşam gözüm gibi baktığım, kıçımın dibinden ayırmadığım biricik oğlum Mehmet, evde yoktu.
Eve geldiğimde kapıda beni karşılamamasından hafif kıllandım. Evin her bir köşesine baktım. En etkili yol olan mama kutusunu salladım - ondan çıkan hışır huşur sese doğru depar atıyor çünkü- ama bebetom ortaya çıkmadı. Çıkmadı anlıyor musun? Açık cam vardı evde, gerçi ben 2,5 yıldır onunla yaşıyorum, 2,5 yıldır da cam açık. Şu ana kadar iki kez düşmüştü o da arka bahçeye zaten. Sabah uyandığımda bağırıyordu bahçeden bana çaresizce meleğim.
Ama bu kez, yer yarıldı içine girdi sanki. Camdan düşerken kanatlandı mı, ne oldu yani? Ya da bir kartal onu benim penceremden alıp uzaklara mı götürdü acaba?
Yeni taşındığım yerde herkesin kapısını çalıp tek tek sordum. Ulan hiç de yüz göz olmak istemem ama mecburen apartmanda oturanlara yakşamlar filan demek zorunda kalacağım, alacağın olsun Mehmet, beni bu hallere düşürdün ya alacağın olsun!
Bi de bunun çükünü kestirmiştik zamanında, aşna fişna yapacak hali de yok. Kimle konuştuysam çıkar ortaya, bi yerde saklanmıştır, apartmanın önüne gelecek görürsün bak falan filan. Ulan ya gelmezse?
Ya gelmezse diyorum sana damn!
Yani iyi hoş olup yaşıyorsa ve gelmiyorsa eyvallah da yaralı yaralı bi yerlere gidip saklanıp orda öldüyse? Bi de pısırık bi şey, öyle tez canlı filan da değil. Bilemiyorum ne yapacak benim süt bebeğim varoş sokak kedilerinin arasında acaba ?
Evine dön bebeyim, çok üzülüyorum.
Şu lanet şarkıyı dinleyen bir apaçi oldum sayende, sağol ya çok sağol!

13 Temmuz 2010 Salı

beni bu sıcak havalar mahvetti

Yılın en verimsiz, en motivasyonsuz zamanı olan tatilin hemen öncesindeki 2 haftadan herkese merhaba!

İşe birtakım yeni girmiş olan kişiler, tüm yaz tatil yapmayacakları düşüncesine kendilerini mi alıştırıyorlar, nedir, ağızlarından bir tek tatil kelimesi çıkmıyor. Oysa ki ben, tatil günüm belli olduğundan beri ofiste oturduğum sandalyenin üstünde kıvrım kıvrım kıvranıyorum. Gideceğim yerin adını yazıp dümdüz bir mantıkla google görsellere tıklıyorum ve sadece deniz fotoğraflarına bakıyorum. Neyse ki Kınalı Ada'da bi kere yüzdüm de o yüzüş benim gazımı aldı biraz.

Tatil yaklaştıkça benim motivasyon iyice yerlerde bebeyim, çok fenayım, bildiğin gibi değil.

Bir de bi tane terzi var Beşiktaş'ta çalışıyor kendisi. Onun için üzülüyorum. Bir de korkuyorum ondan. En son bir elbise vermiştim, ucuz olduğu için aldığım gereksiz bir elbise olduğundan sinirim bozuldu, kendime kızdım ve almadım ondan. Halbuki adama akşam üstü geleceğim demiştim, lakin 5 ay filan geçti bu akşam üstünün üstünden.

Bir de geçenlerde bi pantolon verdim, Cumartesi günüydü, 'Pazar açık mısınız?' diye sordum, değilmiş. İnanılmaz bir hayal kırıklığı yaşıyormuş gibi 'ouw, o halde akşam üstü uğrayıp alsam olur mu?' dedim, adam tabi kabul etti, hemen yapmaya başladı. Şimdi üstünden 5 gün geçti. Kim bilir kaç pantolon, kaç elbise sahibini bekliyor adamın dükkanında..

neyse, onun için endişeleniyorum, duyarsızlığına. Ben olsam kesin laf sokardım, 5 gün oldu demek o kadar acil değilmiş ha filan derim, bilemiyorum, kendimi tutamam.

Kendisine buradan sevgilerimi iletiyorum, sırf Edirneli diye kendisiyle gurur duyan bir insan, şaka yaptığı zaman beyağğ filan diyor işte, bilemiyorum, endişe veriyor bana bu adam.

22 Haziran 2010 Salı

Nerde o eski H2000'ler?

Şu festival olaylarına beleş girmek en büyük hobim. Bunun nedenlerini derinlerde, gençliğimde arıyorum. Ve buluyorum. Kendi kendime ne çok iş beceriyorum, kendime şaşıyorum bazen, kimseye ihtiyacım yok bebeyim baksana. Kendi kendime terapi uyguluyorum şu an. Ve az sonra bir şey itiraf edeceğim.

Ben o patlayan h2000 mağduruyum.

Evet, bunu kabul ediyorum. Gençliğin verdiği gaz, kalablık ortamlara ve alkole duyulan özlem ve istekle gittiğim bu h2000 afedersin k.çımıza öyle bir girmişti ki, giden gitmeyen hiç kimsenin aklından çıkmamış. Bahsedince hala insanlar ' haa, evet hatırlıyorum' diyor. 'bir heyecanla o da senin gibi mağdur mu acep diye 'ay sen de mi ordaydın*' diyorsun ama hep o gitmemiş ama onun bi arkadaşı gitmiş oluyor. Hiç bu 'giden bi arkadaş'lardan biriyle tanışma vesilem olmadı. Peki bu müzik bile olmayan ortamdaki güruhun anlamı neydi o zaman? İşte bunu yıllardır tartışmak, kendimi bu gezegende yalnız hissetmemek adına h2000'e giden bi insan evladıyla tanışamadım henüz.




Bir de o zaman nasıl bir gazsa bu içimdeki, gidip 3. günün ortasına kadar sahne kurulur diye aç, müziksiz ve susuz beklemiştim. Ortada ne bir sahne var, ne bir allahın kulu. Tek var olan şey bir Efes standıydı. jandarmalar başımızda beklerken bir yandan arada isyan çıkmasın diye arada verilen P.J. Harvey'lerle güneşten mayışmış, çadırların kenarlarında yayılır olmuştuk. 3. gün öğleden sonra aklım başıma gelir gibi oldu da ben gidiyorum bu ne yahu diyebilmişim, bravo bana.

H2000 bir daha iş yapmaz demiştik de cidden H2000 organizasyonu piyasadan silindi birdenbire. Zaten herhalde o saatten sonra Radiohead'i bile getirse yaranamazdı artık. Radiohead kısmını ağzıyla kuş tutsa bölümüne ikame cümle olarak kullandım bu arada, bilmiyorum farkettin mi. Radiohead'in son albümünü niye dinlemiyosun diye kıçını yırtan arkadaşlara gitsin bu gönderme.

Neyse sonra Rock İstanbul diye bi şey çıktı piyasaya. Ben Radar'a gitmedim, Radar'a gidenler öve öve bitiremiyorlar ama benim bugüne dek gördüğüm en baba festivaldi bu Rock İstanbul. 3 gün 3 gece süren, yan sahnesinde Anathema çalan bir festivaldi, sen düşün. Anathema hastası olduğumdan değil, Anathema yani ne bileyim Athena değil.

Rock'n Coke'a da bi sene 50 Cent gelmişti, bunu da bahis etmeden geçemeyeceğim. Ya da geçeceğim, vaz geçtim.

Haftasonu Efes One Love'a da gitmedim. Beleş bilet bulsam giderdim, insanın gazı mı geçiyor zamanla, eski festivaller mi daha iyiydi bilemiyorum. Bir münanzara konusu olabilir.




18 Haziran 2010 Cuma

Invention of Lying

Başlamışken birkaç tane attırayım bari.

Geçenlerde bi film aldım, benim muhteşem filmciden. Beşiktaş muhiti insanıyım, Lost diye bir filmci abimiz var, sağolsun o olmasa ben cahil cühela bi insan olurdum film mevzusunda herhalde. Şu hayatta ne izlediysem ortaokul yıllarındayken annemlerin evindeki Cine5 sayesinde ve bu Lost'taki abi sayesinde izledim. Diğer dönemler yalan.

Adam bana eğlencelik bi film önerdi geçenlerde: Invention of Lying. Jennifer Garner'ı görünce ben 'aman abi ben Amerikan komedilerini sevmem' dedim. Yahu sen bi izle dedi, adam bana Amerikan değil bu İngiliz bile demedi, adam biliyor artık ne sevdiğimi.

2009 yapımı bu film yalanın henüz keşfedilmediği bi dünyada geçiyo bebeyim. Lakin adamın teki bi gün 'aman yarabbi, gerçekte var olmayan bi şey söyledim ben' diyor. Bi de yalan diye bi şey var olmadığından kimse, bir diğerinin söylediği şeyler birbiriyle çelişse bile irdelemiyor. Mesela astronotum de, adam sana ' hadi ya bundan hiç bahsetmemiştin dude!' diyor, hemen akabinde sol kolum protez diyorsun, adam bu kez 'vay be bu proteze baya para bayılmış olman lazım çünkü gerçeğe çok yakın.' diyor filan mesela. Bana sorarsan seyre değer, sorarsan neden seyre değer, çünkü bu yalan söyleyebilen adam sözde dini, tanırıyı vs yaratıyor. Gökyüzünde her şeyi bilen yaşlı bi adam var ve ben bu adamla konuşabiliyorum gibisinden.
Aslında göndermeler de var. O yüzden ben keyif aldım izlerken. Sen de izle, bence seversin. Sevmesen de bi film izlemiş olursun, bi gün bi yerde iki lafını edersin, bi hatun tavlarsın belki, fena mı olur?

Hiç fena olmaz bence. Ben fena olup olmama konularını iyi bilirim, bana güvenebilirsin.

Teşekkürler.

Sıradaki parça kurtlu kıza gitsin

Sevgili Kurtlu Kız,

Sen yazarsın da ben yazmaz mıyım? Üstelik bir de birazdan blogunu link edeceğim, ahanda buradan girin, görün, sevin bu kızı yazacağım. Ama hemen değil. Birazdan. Çünkü seni biraz pohpohlamam lazım. Biz böyle gördük bebişim, sana bir verene sen bin verceksin, ama bi kere artislik yapana da beş kere artislik yapacaksın ki sana bi daha nah artislik yapacak. Hayat böyle.

Şindi bu kızın ben bi zamanlar bloguna bakıyor muydum, bakmıyor muydum, ben nerdeyim ve kimim hiç bilmiyorum. Zaten blogun da suratına bakmaz oldum. Ha twitter'a sardırdığım filan da yok, zira twitter'ım da yok, tek zamazingom facebook. Twitter, friendfeed gibi gevişlere girersem bunların arasına tüm zamanımı harcayacakmışım; o ne yazdı, bunu takip ediyor mu gibisinden bilgisayarın içinde kaybolup gidecekmişim gibi bir hissiyat bürüdü içimi. Geçenlerde de bir dost, 'twitter tam sana göre bebeyim' dedi oysa ki. Aman yok arkadaş, uzak dursun bana ya ne bileyim, sevemiyorum.

Nankör bir insanoğlu olarak bloga da posta koymaz oldum, bloga posta koydum yani. - bu yaptığım kelime oyunundan da aşırı etkileniyorum şu an- ama yine de bu kurtlu kız, beni bloguna yere göğe sığdıramamış, yok şöyle iyi, böyle takip ediyorum - bkz. AYI ABARTISI-
şaka şaka, öyle dememiş ama kendi çapında bana en iyi blog ödüllerinden birini vermiş, kendi yaptığı el örmesi bir ödül. Lakin hiç hor görmüyorum, benim için Oscar'a bedel.

Bir de bu benim blogun tuhaf bir yanı var, mesela bi zamanlar kayıtlı 60 tene okuyucu vardı, sonra bunlar küstüler mi noldu bilmiyorum, birden 50 oldu. Ulan dedim yazmayınca insanlar üyeliklerini siliyorlar herhalde. Ama gene de yazmadım,saçmalayasım gelmedi, günlük hayatta bol bol saçmalıyordum herhalde o dönem. Sonra bi gün bi baktım gene 55. okuyucu olmuş. Bu okuyucular kendi kendilerine bana küsüyorlar mıdır nedir? Ya da 54. izleyiciye Ördekçioğlu tencere seti vermiştik bi ara, hatrına gelmediyse bakıver burdan, ondan mı yapıyorlar acaba? Tencere kalmadı da ne bileyim, 67. okuyucuya bir kitap hedayeedebiliriz, ama okuduğum kitaplardan veririm, hemi de bir manası olur. Okumak iyidir, ruhu besler hesabı.

Kurtlu kızcığın bloguna bakacağım, kendisine şu şarkıyı armağan ediyorum.
Bi de görsem kendisini şöyle bir şey hediye edeceğim. Kendisi bunu gerçekten hakeden çiçek gibi bir insan.

Ahanda buradan girin, görün, sevin bu kızı.

Bak sana yukarıda yazacağım demiştim, nihayetinde verdiği sözü tutan bir insan evladıyım. şimdi beni daha çok seviyorsundur.

Belki bikaç kişiyi sarar, okurlar felan. Bazılarını da sarmaz, ama olsun, ben yine de bu inceliği göstereyim, dimi? Menfaatçi miyim? Genel olarak öyle olabilirim tabi ama artık bu noktadan sonra kendisinin beni pohpohlayacağını sanmıyorum. Herkes kendine çalışır.

Hep kız diyorum ama kızdır herhalde, nedense kızcağız deyip durdum. Olsun yarma gibi bir adam da olsan, benim için kurtlu bi kızsın. Blog sayfana o kız resmini koydun diye herhalde, bi de insanın yazı dilinden de anlaşılıyor sanki.

Sağlıcakla.

28 Mayıs 2010 Cuma

siz kardeşsiniz, o senin baban!

Her şey sevgili kuzenimin bana 'Sen Fırat'ı nerden tanıyorsun? Siz akrabasınız, anlatıcam sana' şeklindeki facebook mesajıyla başladı. Ben de içime sığmayan bir heyecanla mevzu bahis hakkında daha fazla detay almak için aradım kendisini. Kendisi şeker bir insan olmasına rağmen, seni aricam , işim var diyerek çat diye telefonu suratıma kapattı. Ben bozulmadım buna, ciddi bir işi var hatunun, benim gibi spor ayakkabıyla, dağınık saçlarla, ağzında sakızla işe gelmiyor, tabi ki de suratıma telefon kapatabilir diyerek havamı hiç bozmadan kendisini facebooktan yanıtladım. 'oh yoksa Fırat K. mı? bu akşam onun evinde bir partiye gidiyorum, ofisten arkadaşım, çok severim' gibisinden heyecanlı cümleler yazıp yolladım.

Bu gazla ofisteki Fırat K.'nın yanına koşarak 'bebeyim sen ve ben akrabaymışız, benim İzmir'deki teyzemlerle, sizin İzmir'deki anneler babalr tanışıyormuş diyerek, onun boynuna sarıldım. Heyecandan boynunu biraz sıktım. O bana hiç sarılmadı. Napıyosun be? dedi. Söylediklerimi aynen tekrarladım, tek tek kuzenlerimin isimlerini saydım. Bir şey ifade etmeyince teyzemin adını söyledim. Suratıma mimiksiz bir ifadeyle bakmaya devam ediyordu ben onu omuzlarından tutup sarstıkça. belki de eniştemin yani teyzemin kocasının bir akrabası olduğunu düşünerek eniştemi, eniştemin erkek kardeşinin isimlerini söyledim. Eniştemin erkek kardeşini tanımıyorum aslında ama uzaktan bir yerden Fırat'la akraba olmak istiyordum, neden bilmiyorum. Kendimden aşırı emin tavırlarla da 'olum sen tanımıyorsun ama annene sor o kesin tanır' diyerek annesini arattırdım zavallı çocuğa. Fırat durmaksızın annesine de manasız gelen benim tüm akrabalarımın isimlerini saydı, ancak bir çözüm yolu bulamadık.
O sırada kuzenim nihayet beni aradı ve olayı açığa kavuturdu. Bu arada ben tüm ofise Fırat'la akaraba olduğumuz şeklinde bir basın açıklaması yapmıştım bile. Fırat ise benim heyecanımı gölgelemek istercesine 'hayır değiliz' dedi durdu. Kendisinin bu çabasını tebrik ediyorum.

Velhasıl biz bu Fırat'la akraba filan değilmişiz hayatım, bir iki ay öncesinde münasebetim olan, daha yeni tanıştığım, dostlarımın dostu olan bir arkadaşla dıdısının dıdısı şeklinde akılda çok tutulmayacak bir bağa sahibim başka bir fıratla. FIRAT E! O halde niçin 'siz kardeşsiniz' denmiş gibi seviniyorum bilemiyorum. Bugün hiçbir şey bilmiyorum. Bir afiş yapmak istiyorum, onun ve benim birer mahsun ama mutlu fotoğrafımızı içeren. Neden olmasın?

'bu çocukla umarım manita değilsin' demesiyle kuzenim tarihe adını altın harflerle yazdırdı. Zaten bizim ailede en akıllı insan o bence.

Bu arada bi arkadaşım akraba yerine 'akrağba' diyo ama akraba yazıyo. Her dediğinde gülesim geliyo ama bi şey de demiyorum, ben de böreğe böğrek diyorum nihayetinde, ilkokulda da böğrek yazardım. Hala öyle yazmak istiyorum. Börek bana yabancı geliyor. Ne bileyim, böğrek daha candan. Sence de öyle değil mi? Bence öyle. Bilemiyorum.

4 Mayıs 2010 Salı

anaflaktik şok veriyorum, aricam seni

İnsanın içinde bir öpüş, bir seviş, bir konsere gitme, bir piknik yapma isteği, bir coşku, kulaklarda öten bıldırcınlar ve daha niceleri. Bahar geldi bebeyim, sakın bana çıkan güneşten heyecanlanmadığını, 1 Mayıs yürüyüşünde biraz olsun yüzüm de yanar diye aklından geçirmediğini sakın söyleme, inanmam. Olağan şeyler bunlar, raadol.

İnsanın böyle gene bloguna dönesi geliyor, acaba diyor ben kış uykusunda mıydım? Cemre düştü ben kendime mi geldim?
Allahım çok boş konuşuyorum, çok mutluyum.

Bira içme sezonu da başladı artık, yaza girerken bikini alışverişleri başlamışken tam, göbişi büyütmek de hiç hoş değil aslında ama nabalım arkadaşım, bira içmek zorundayız, insanlık olarak buna mecburuz. Bundan kaçış yok.

Bade'de otururkene bir gün, her bira içen masa gibi, 'ya bu sokak aynı Barselona'ya benziyo' diyip Barselona'ya hiç gitmemiş bir insan grubu olarak yıllık bahar ritüelimizi gerçekleştirmiş olmanın büyük coşkusuyla pazar akşamı keyfi yaptık eski iki dostumlan beraber. Bunlardan bir tanesi ile yüzümüz yansın diye sabahında Rumeli Hisarı'na gidiş-geliş olarak iki saatlik yürüyüş yaptık ama gene de güneş bana mısın demedi. evet. Bana mısın? bu ne demek bilmiyorum ama sevgili ananeciğim hep böyle söylerdi. 'sesin çatallı' yerine 'sesin dıygıllı' diyen bir kadına herhalde 'bana mısın' ne demek diye sorulmaz. Hiç sormadım ben de. Neyse efendim, yüzümüz yansın diye yürüdük de yürüdük. Eve döndüğümüzde yüzümüz kızarmış diye sevindik biriciğim Darla ile. Ulan dedim acaba biz deli gibi yürüdük diye al yanaklı hacer mi olduk kan ter içinde? Klişeleri çok seven dostum Darla, tabiki de bu özelliğine yakışır bir şekilde 'duş aldıktan sonra ortaya çıkar o' diyerek eski bir yazlık klişesini hatırlatmakta gecikmedi.

Aynı gün içinde sporcu kişiliğimize bir de sanatsever yanımızı eklemek hevesiyle Karşı Sanat'taki bir sergi açılışına gidelim dedik. Bir sergi açılışına gitmek aynı zamanda insanın gizli beleşçi yönünü de simgeler, bilirsin, az çok gitmişsindir sanat sepet orgaizasyonlarına,üstelik sırf içki içmek için. Bienal'in açılış gecesi gidip orda sanat yapıtlarını mı gördün ha doğru söyle? İçki içtin, milleti kestin. İçeri girip Canan Şenol'un her bir yerde yayınladığı memeli videosunu izledin mi? İzlemedin! ben yemem kanka.

Neyse, sergiyi kaçırmışız. Gene bir yürüyüş mürüyüş dediler, yeter ulan artık dedik, oturup bira içelim göbişleri şişire şişire. Bade'ye oturduk işte. Olaylar ondan sonra gelişti. 3 tene bira içtik. Sevgili dostum Evrim'e 'ulan senin bu manita tatlı çocuk, ne kadar artislik yapsan da böyle sus pus duruyo, gaza gelme, ona hep bi şans tanı bebeğem, insanlar leş artık' gibi klişe laflara devam ettim. 'gaza gelme' dediğim halde çıt çıt masanın altından sen git, sevdiceğine 'ben senlen evlenmek istiyorum' yaz! ulan ben o kadar gaza geleceğini bilsem adamı o kadar pohpohlar mıyım? mesajla evlenmek teklif etti adama! ŞOK!

- senle evlenmek istiyorum. ciddiyim!
-anaflaktik şok veriyorum, aricam seni.

Adam doktor, okumuş, etmiş, hala da okuyor, doktorların okulu bitmiyor. - haha, al sana bir klişe daha bebeyim. Bugün baya rahatlamışsındır bunlarla, geçmişini inkar etmene göz yumamam, anladın mı, yumamam!-

Ne diyordum, hah, adam doktor ve nöbette, amcanın tekini de arı sokmuş, arıya da alerjisi varmış, adam yolcu, gidici yani, bizim bebiş de buna şok verirken, yaşadığı ufak çaplı şokun gazıyla adamı ölüm döşeğinde bırakıp bu mesajı attı kıza.

-anaflaktik şok veriyorum, aricam seni.

çok romantik. ben o ne laağn diye bağırdım ama sevgili dostum da bu camiadan olduğundan durumu sükunetle karşıladı, lakin ben neredeyse sandalyemden düşüyordum. Ben bu kızın da nikah şahidi olucam şimdi. İkinci kez nikah şahidi olucam. Ben profesyonel bir nikah şahidiyim artık, kim ikinci kez nikah şahidi olur ki? İkinci kez gelin olursun, damat olursun, anne olursun, türkiye 2. güzeli olursun ama ikinci kez nikah şahidi olmazsın.

Sevgili anneciğim de ne yapar eder konuyu evliliğe bağlar, ben bunu şen bir güruhla kendisine söylediğimde milletin nikah şahidi olacağına artık kendi nikahını yap şekerim dedi bana. Annem metin yazarı filan olmalıydı belki de. Ya da ne bileyim. Bilmiyorum.

İyi baharlar.

9 Nisan 2010 Cuma

şindi akşamdan kalmayım, başım ağrıyor, fenayım filan dediğin zaman bazı kişiler hep der ki: 'çivi çiviyi söker, bi tane daha iç'
ben buna hiçbir zaman inanmadım.
Neden inanayım?
Akşamdan kalma bi insanın gelebilecek en kötü şey herhalde alkollü bir gece akabinde alınan alkoldür.
Derkene öyle olmuyormuş lan. Ofiste bir termosun içine koydum lıkır lıkır içtim, oh mis. Neyse ya, ek mesai saatindeyim. sigara içiliyorsa içki de içiliyordur mantığıyla hareket ediyorum ki biliyorsun bebeyim ben dümdüz bir mantığa sahibim.

iyi geliyormuş bu harbiden. ama bir de bu işin sabahı var dimi. bunu da düşünmek gerek.

29 Mart 2010 Pazartesi

54. izleyiciye Ördekçioğlu'ndan tencere seti !

O kadar yazmadım, 54 tane izleyicim olmuş. Gözlerim yaşardı. Kalabalık bile olmuşuz. Nihayetinde İsa'nın akşam yemeğinde 13 kişi vardı, Atatürk cumhuriyete tek karar verdi, haramiler desen kırk kişiydi. Biz bu 54 kişi (bi de ben 55 ) dünyayı ele geçiririz.
(feat deniz ulkutekin)

klavyem yavaş yavaş yok oluyor

selam bebeyim.

Biliyorum ara ara baktın buraya, neden az yazıyor artık dedin, artık az yazıyor dedin, kabullendin. Blogu ziyaret etme frekansın gittikçe azaldı. ve şimdi bu biraz boş postayı gördüğünde boş olsa bile seveceksin. Eskiden burun kıvırıp 'ı ıh ya bu iyi olmamış' dediğin postalardan daha boktan bi şey koyucam buraya ama sevineceksin. bebetom beni özledin, boşuna inkar etme.

Artık buraya yazmak zor kanka. Neden biliyo musun? Bi kere 'e' harfi koptu. Eve geldiğimde (bunu yazarken bile ne kadar çok 'e' kullandım farkındaysan) Bi gün eve geldiğimde klavyedeki e harfi ilginç bir şekilde klavyenin yanında duruyodu. Lan nasıl oldu bu diyecek oldum, bilgisayarın yanında boylu boyunca uzanan biriciğim Mehmet'i gördüm. Ona nasıl kızarım, olsun cana geleceğine mala gelsin dedim. Bu e tuşunu sakladım ben. Bilmiyorum neden sakladım. Belki moda yapıyo kızlar, kulaklarına filan takıyolar, ben de takarım dedim. ama bana olmadı. varoş durdu. Vintage ile varoş arasında dolaşan bir çizgim var. Ama neden öyle bir çizgi var, bilmiyorum. Sorma işte ama var biliyorum çünkü ben oradayım.

Bu e tuşu yok oldu. Galiba Mehmet yedi. e tuşunun altında klavyenin ustunde kalan minik sunger gibi şeye çat çat basarak yazıyordum. Sorun yoktu. Ama geçen gun bu sunger gibi şey de koptu gitti. e tusu gibi yuzumdeki ben buyuklugundeki bu sunger şeyini komödinimin ustune koydum. Ama sonra o da yok oldu. Aynı gunlerde ü harfi bozuldu. ü'ye nasıl basıyorsun deme, ayı gibi basınç uyguluyorum. Zaten bak bakalım yazının başına hiç ü kullanmış mıyım. ü yerine u kullanıyorum. zaten mac kullanıyor havası veriyor, o yuzden şikayet etmiyorum ü için. Ü yine idare eder ama e'siz yaşam zor. Ü'nun ikamesi olarak u kullanabiliyorsun. ama e tek, can, candan. Karizmatik. eksikliğini hissediyorsun. bunu söylerken bile hissettiriyor kendini, her kelimenin içinde e var nerdeyse. bak bakalım.

seni seviyorum bebeyim, ve kalbin kadar bu temiz sayfayı ayırdığın için çok teşekkurler.




17 Mart 2010 Çarşamba

çüş devenin nalı

Bugün uyandım, ofiste cumaya kadar yetiştirmem gereken işleri yaptım, oh yarın cuma dedim, akşam için bi plan yapabilirim ya da evde olmak ve yayılmak bile dev bir plan dedim. Hatta Cuma
gününün mutluluğu perşembeye yansır ya, perşembeleri 'yarın cuma' sevinci olur, cumaları da 'cuma' sevinci olur ya, işte 'yarın Cuma' sevinci yüzünden moonwalk filan yapmaya çalıştım ofiste. Gün bitip de eve gitmeden hemen önce kısa bir diyalog sırasında bugünün aslında çarşamba olduğunu öğrendim ve dünya başıma yıkıldı. Evet. Yıkıldı bebeğim. Eve gitmeden hemen önce ayaküstü bu konuşmayı yapmasaydım, eve geldiğimde sevgili kedim Mehmet'ten de bugünün Perşembe olduğunu öğrenemeyeceğime göre, acaba yarın Cuma diye mi uyanacaktım mesela? Yarının da Cuma olduğunu öğrenemeyip bir sonraki gün işe filan gitmiyomuşum mesela ben. oha.