26 Ağustos 2010 Perşembe

aldatmak

Ben salak gibi sanıyordum ki bu aldatma muhabbetleri üniversitede filan gençliğin verdiği gazla oluyor sadece. Ya da ne bileyim çok uzun süredir beraber olan evli çiftlerde filan. Üniversitede birinin ev partisi, birinin doğum günü partisi derken bir de o yılların verdiği özgürlük hissi ve gazla olası flörtöz durumlara karşı kendini durdurmuyordu insan. Ben de bu işin çok dışında kalıyormuşum gibi anlattım ama ben de bi zamanlar bi sürü halt yedim.


Okula gittiğim zamanlar yıllar boyu koluma taktığım dünya yalancısı bir sevgilim vardı. Hem beni aldatır, üstüne yalan söyler, inkar eder, ama köşeye sıkışınca da 'evet bi bok yedim, ama sana aşığım' derdi. Ben de her seferinde göz yumuyordum bu saçmalıklara, ilişkiye devam ediyorduk. Adama tabi ' oh iyi oldu, fazladan iki hatun götürdün, rahatlamışsındır' demiyordum. Kıyametler kopuyordu lakin nihayetinde varılan sonuç aşikardı.

Ne hastalıklı, ne manasız bir ilişki, değil mi? Başkasının koynuna girmek isteyen adamın benim yanımda işi ne? Terket beni o zaman, manitasız bir kazanova ol, hem başında dır dır eden bi karı olmasın dimi.

Yok abi, ne adam beni bırakabildi, ne ben adamı... 3-5 aydan da bahsetmiyorum, yıllardan bahsediyorum, yıllar...Bir de ev mev muhabbetleri vardı ortada, fena ki ne fena. Aşk harbiden insanın gözünü kör ediyor, adamı salak ediyor. O yüzden bebeyim, aşık olmak o kadar da iyi bi şey değil. Bir hastalığa kapılmak gibi bir şey.

Ama koca götlü hatunlarla aldatılmış olmanın verdiği gazla da ben bunu aldattım bikaç kere. Bikaç kez söyler gibi oldum hatta. Ama dinlemedi mi inanmadı mı ne olduysa artık hatırlamıyorum şimdi, üstünden bin yıl geçti.
Bunun kime faydası var peki? Bana sorarsan kimseye bi faydası dokunmadı. Anlatacak birkaç saçma ve dengesiz hikayem oldu sadece. Olmasa da olur türünden hikayeler.


Nerden aklıma geldi? Az önce bi arkadaşımdan telefon geldi, açamadım iş güç vs. Kız mesaj atmış, ara beni önemli diye. Ulan biri öldü sandım, kalbim küt küt aradım bunu. Manitası ailesinin yanına yazlığa gitsin, orda tombiş bi hatunu götürsün, götürülen kızla da benim bu yavrunun ortak bi arkadaşı çıksın ( tesadüfe gel!) , yavru her şeyi öğrensin, bir şişe viski bitirip ortalığı yıksın.
Paso elinde çiçeklerle yavruya süprizler yapan bu abi nasıl oluyor da bu kadar zükünün derdine düşüyor? İnsan hiç mi düşünmez? Düşünür de hiç mi kendini dizginlemez?
Ne bileyim ya, ben kötü giden ilişkilerde aldatmalar oluyo diye biliyordum, benim zihnime öyle işlemiş. İlişki kötüye gidince mi aldatma durumları oluyor yoksa aldatma durumları oldukça mı ilişki kötüye gidiyor isimli bir kitap yazsın biri ve lütfen tüm gerçekleri açıklasın artık!
Birinden hoşlanmak, aşık olmak, sonra sevgiline gidip bunu söylemek bile daha affedilir bi durum ama bu zük derdi başka bi şey. Gerçi aldatmanın da bi derecesi yok bence. Yeni bi manitası varken adamın gidip eski sevgilisine 'seni hala sevgilim olarak görüyorum bebeyim' demesiyle yazlıkçı bir kızı düdüklemesi arasında ne fark var?
Bana sorarsan aynı bokun laciverti.
Ama daha büyük veya daha küçük bi bok değil.
İnsan ister istemez güvensizlik hissediyor kendi başına gelmemiş olsa bile. O zaman herkes yapar lanet olsun diyorum içimden. Bi arkadaşım dedi ki bu olayı anlatınca 'e her şeye hazırlıklı olacaksın'.
Böyle yaşanmaz ki. Ben yaşayamam böyle. O zaman nasıl birini seversin, nasıl en iyi dostun olur? Böyle yaşarsan yapayalnız olursun.. Yakınlık nerde o zaman? Ama hep büyük konuşmamak gerek dimi, büyük konuşmamak lazım. Hep küçük konuşup küçük düşünmek, küçük olmak lazım...

Günün şarkısı tüm kalbi kırıklara gitsin: http://fizy.com/#s/1lvxp4

12 Ağustos 2010 Perşembe

kabak koyu




1 Ağustos pazar günü aralıklarından güneş ışığının sızdığı bir klübede, horoz sesiyle sevgilimin yanında uyandım. Gece içtiğim biraların kokuşmuş tadı ağzımda, içimde olmaksızın geçirdiğim ilk geceden sonra arınmışlık, temizlenmişlik hissiyle uyandım. Cibinlikli bir yatakta uyandım. Kapısı kilitlenmeyen bu klübeden dışarı çıkaracağım çıplak ayağımın toprağa değeceği vakit vereceği hissiyatın heyecanı ile uyandım. Ağaç gölgeleri altında edeceğim kahvaltının tadının kalacağı ağzımın mutluluğunu hatırlayacak ve İstanbul'da dostlara bundan bahsedecek olmanın memnuniyeti ile uyandım.

Gidiş yolundan, Kabak Koyu öncesi öncelikle kaldığım dansözlü Fethiye otelinden bahsetmeyerek Faralya'dan vadiye giden tek yol olan 'Likya Yolu' denen dağlık, tepelik, taşlık yoldan zahmetli inişimizden sonra vardığımız yeşillikler, sincaplar, tavuklar içindeki su, toprak, nefes bolluğunu ile bezenmiş bu yeri anlatmak istiyor; anlatırken, aldığım tüm kokuları, tüm tadları, tüm keyifleri tekrar alıyor, tekrar tekrar yaşıyorum. Ne kadar yavaş ya da ne kadar uzun yazarsam bana orada bulunma hissiyatı veriyor, huzurumu yeniden hisseder oluveriyorum.

Ne çok, ne de çok istemişim ki orada olmayı, yanımda götürdüğüm kitaplara elimi bile sürmedim. Televizyon yok, elektrik yok, ekran yok, gürültü yok. Oturdum, baktım, nefes aldım, durdum, nefes aldım, toprak üstünde uyudum, nefes aldım, güzel yemekler yedim sükunet içinde, içki içtim, güldüm, nefes aldım, toprak üstünde uyandım, denizin tuzunun tadını ağzımda hisettim sevgilimi öptüğüm her vakit. Elime yapışmış kum, onun elindeki kumla bir oldu, ellerimizdekinin milyarlarcasının üzerinde gezinen tuzlu ayaklarımız üzerine düşüp, geldiği yere yine karıştı tane tane. Bir yeşeren bir kararan ormanın içinde sakinlikle, sessizlikle yenilen güzel akşam yemeğinin ağızlarımızdaki tadıyla bir olup, tek bir insan olup, ışığın adımlarımızın az biraz ötesini göstermeye müsade eden vakitlerinde yine, denizin içinde olmasa da yakınlarındaki mevkimize gittik, oturduk, konuştuk, sustuk, güldük. Kararan havanın ettiği bu kısa mesafe müsadesiyle daha bir yakın oturduk. Ne sudan uzak kaldık, ne topraktan. Akşamları sanki daha bir yakın olduk, daha bir tek olduk.

Eskimiş, dinlemeyi çoktan unuttuğun şarkıları bile dinlemekten sana yine keyif aldıran, bacaklarını yüksekten sarkıtıp başka bir yerde olmak istemeyeceğin, orada olmak için bir sene daha kirli hava solumayı, trafikte uyumayı, bir çatışma, cebelleşme içinde olmayı göze alabileceğin, 'burada daha ne kadar kalsam sıkılmam' acaba diye düşündüren, ilk günkü heyecan ne kadar çoksa ayrılırkenki dinginlik ve dinlenmişlik hissini de içine bir o kadar dolduran yeryüzünün sırrı, paylaşmak istediğim, öyle kalması için de paylaşmaya çekindiğim minyatür cennet, kabak koyu.


Gözlerimin önünden hala gitmeyen bu yeşillikler, şimdi gözlerimin önünü kapatır, beni bundan başka şey düşündürmez oldu.